Bu tam bir skandal Mösyö Lanzmann!

claude_lanzmannYahudi soykırımı ile ilgili yapılmış en önemli belgesel şüphesiz Şoah’tır (Shoah). Dokuz saatten daha uzun süren bu film 1985’te yayınlandığında tüm dünyada sarsıcı etkileri olmuştu. Bütünüyle birinci derece tanıklıklara dayanıyordu, izleyenlerde yıkıcı etkiler yaratan itiraflarla ve beklenmedik yüzleşmelerle doluydu. Simone de Beauvoir, filmi “mekanlar, sesler ve yüzler olmadan geçmişin yeniden yaratılması” olarak nitelemişti.

Dokuz yüz bin insanın gaz odalarında öldürüldüğü Treblinka kampında çalışmış SS subayı Franz Suchomel’le yapılan görüşmeyi ilk izlediğimde nasıl sarsıldığımı anımsıyorum. Görüşmenin bir yerinde Suchomel’den kamptaki tutsakların okumak zorunda olduğu marşı söylemesi isteniyor, Suchomel “artık hiçbir Yahudi’nin bilmediği” şarkıyı mırıldanıyor ve “biz belki şimdi gülüyoruz ama bu çok acıklı bir şey” diyor. Yüzbinlerce masumun öldürülmesine görev almış bu tombul yüzlü adam, otuz yıl sonra hala anımsadığı bu ölüm melodisini her nasılsa acıklı buluyor….

Tarihin en karanlık dönemine ait bu belgeselin yapımcısı Parisli bir Yahudi ve entellektüel olan Claude Lanzmann’dı. Zannımca, “insan kötülüğünün sagası” denilebilecek bu işi bitirmesi tam on iki yılını almıştı. Geçtiğimiz günlerde öldüğünü öğrendim. “Çelişkilerin tutarlılığı” şeklinde özetleyebileceğimiz Lanzmann’ın yaşamı ve eseri, onurlu bir vedayı hak ediyor.

Doğu Avrupa kökenli yahudi bir ailenin çocuğu olan Claude Lanzmann dünya savaşı sırasında, henüz bir lise öğrencisi iken Fransız Komünist Partisine ve Fransız direnişine katıldı. Lanzmann’ın babası da “Mouvements Unis de la Résistance” adlı başka bir direniş örgütündeydi. Babası, kendi birliği ile Komünistlere katılmak istediğini söyledi, parti yöneticileri buna onay verdiler. Ancak kısa süre sonra Lanzmann’a babasının birliğinin silahlarına el koyması emredildi. Lanzmann tercihini babasından yana kullandı, parti emrine itaat etmedi. Kendi yoldaşları tarafından ihanetten suçlu bulundu ve hakkında ölüm emri çıkarıldı. Lanzmann’ın partiye karşı tercih ettiği şey gerçekte neydi? Ailesi mi yoksa hakkaniyet mi? Hala yanıtını tam olarak bilmediğimiz bu soru, ihanet ve onur kavramları arasında iki ucu keskin bir kılıç gibi uzanıyor.

Savaştan sonra Tübingen’de felsefe okuyan Lanzmann Paris’e döndüğünde Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile beraber Les Temps Modernes (Modern Zamanlar) dergisinin bir parçası oldu. Fransız sömürgecilere karşı Cezayir’in bağımsızlık savaşını destekleyen Lanzmann, İsrail devletini de aynı şekilde destekleyince Fransız aydınları arasında tepki ile karşılandı. Ancak geri adım atmadı, ona göre bu iki tutum arasında herhangi bir çelişki yoktu. Lanzmann bir milliyetçi miydi yoksa daha o günlerden “politik doğruculuğa” karşı tavır almış bir realist mi? Aynı keskin soru burada da keskin bir kılıç gibi duruyor.

Fransa devlet başkanı François Mitterrand, ölüme yaklaştığını bildiği son günlerinde Claude Lanzmann’ı yanına çağırıp sormuş “Ölüm nedir Lanzmann?” Lanzmann’ın yanıtı gayet kısa ve netmiş : “Tam bir skandaldır Bay Başkan”

Evet, doksan küsür yaşında da olsanız “Bu tam bir skandal” Mösyö Lanzmann, huzur içinde uyuyun.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook  Gaffar Yakınca sayfası
Instagram :  deligaffar