Batıya mı dönmeli, Doğu ya mı? Ya da Çin’i aşağılamanın dayanılmaz lezzeti!

This Will Be The End Of Everything- Niall Campbell Strachan, İngiltere - Karışık Teknik

This Will Be The End Of Everything- Niall Campbell Strachan, İngiltere – Karışık Teknik

Londra’da bir öğretmen

Andria Zafirakou adını duydunuz mu bilmiyorum. Londra’nın yoksul bir bölgesinde yer alan Alperton ortaokulunda resim öğretmenliği yapan bu kadın, Mart ayında Varkey Vakfı tarafından “dünyanın en iyi öğretmeni” seçildi. “Eğitim dünyasının Nobel’ini” kazanan ilk İngiliz olan Zafirakou, büyük gazetelerden birine verdiği röportajda aynen şöyle bir cümle kurdu:  “Öğretmenlere daha fazla değer vermeliyiz. Hak ettikleri maaşları vermeli ve onlara kendilerini geliştirmeleri için zaman bırakmalıyız. Çin gibi olmalıyız – Dünyada öğretmenlere doktorlar kadar değer veren tek ülke Çin gibi”

Zafirakou’nun sözlerini tercüme dışında noktasına virgüle dokunmadan buraya aldım. İngiltere’nin gurur kaynağı olan bu genç kadın ülkesinde neredeyse çökme noktasına gelen eğitim sistemine çözüm olarak Çin’i gösterdiği sırada, bizde cumhurbaşkanlığı yarışı sebebi ile konuşan kimi siyasetçiler ısrarla yönlerinin batıya doğru olacağını söyleyip, en klişe yargılarla Çin’i aşağılıyorlardı. Böylesi mesajlar siyaseten bir işe yarıyor mu bilemeyiz, ancak ülke yönetimine talip olan kimselerin olgular karşısında daha gerçekçi ve bilgili olması gerektiğini söyleyebiliriz.

Tüm dünya yüzünü doğuya, özellikle de Çin’e dönmeye çalışırken, Türkiye’yi yönetmeye talip olanların aksi yönde vaadlerde bulunmasını yadırgamamak mümkün değil.

Kapağı Avrupa’ya atmak veya eve geri dönmek

Bakın mesela, Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan ciddi sorunlardan biri beyin göçü tehlikesi. Nitelikli insan gücümüz batı ülkelerine göç etme eğiliminde. Fırsatını bulup gidenler hayatlarını bir daha geri dönmemek üzerine planlıyorlar. Siyasi ortam ilk sebep gibi görünse de aslında en önemli etken -özellikle bilim ve sanat alanlarında- yetişmiş insan gücü için gelişim ve ilerleme vaad edecek bir iş ortamının olmaması. Yetişmiş beyinler, eğer fırsatını bulurlarsa, bilim ve sanat üretmenin koşullarını bulabildikleri iklimlere doğru yelken açıyorlar.

Çin’de ise sorun bizimkinden hayli farklı. Çin “geri dönen Çinlilerin hayat planları ve niteliklerine göre doğru işlere yerleştirilmesi” için özel programlar yürütmek zorunda kalıyor. Çünkü geçmiş yıllarda yurt dışına eğitim almak için gitmiş olan veya orada çalışan Çinlilerin büyük çoğunluğu artık Çin’e dönmek istiyor. 2000 yılında Çin’e geri dönmek isteyenlerin sayısı 10 bin civarında iken 2016’da bu rakam 400 bini geçmiş. Yurtdışında eğitim alıp yaşamlarına Çin’de devam etmek isteyenlerin oranı yüzde seksenleri bulmuş durumda. Dönenlerin %70’i Çin Komünist Partisi’nin 2012’deki 18. Kongresinden sonra gelmişler, tamamı batıda da iş bulabilecek niteliklere sahip bu insanların sayısı 2.3 milyonu geçiyor.

Çin hükümeti, insan kaynağının öneminin farkında, Mao’nun “Yüz çiçek açsınbin fikir yarışsın!” sözüne gönderme yapan “Bin Yetenek Planı” mesleklerinde en üst düzeye ulaşmış Çinlilerin yurda dönmelerini teşvik için kurulmuş. Özellikle doktora ve üstü düzeydeki bilim insanlarını hedefliyor ve batıda benzeri bulunmayacak ölçüde yüksek fonlar içeriyor. Bu programla Çin’e dönüş yapan ve alanlarında dünyanın en ileri seviyesini temsil eden bilim insanlarının sayısı şimdiden 8 bini geçmiş durumda.

Çinlilerin kendi vatanlarını batı ülkelerine tercih etmeleri son derece pratik sebeplere dayanıyor: Çin’i iş koşulları ve sosyal yaşam anlamında daha yaşanabilir buluyorlar. Yani hiç de iddia edildiği gibi “vatandaşlarını köle olarak gören bir baskı rejimi” yok karşımızda. Gerçekten de Çin, özellikle son beş yıldır batıya göre çok daha fazla sayıda iş üretiyor, üstelik batıdakinden daha iyi çalışma koşulları ile. Batıda ücretler düşüp, fonlar suyunu çekerken; yabancı karşıtlığı, sosyal adaletsizlik ve göç dalgaları yüzünden yaşam giderek daha zor hale gelirken, Çin’de çalışan kesimin koşulları hızla iyileşiyor. İnanması güç geliyor değil mi? Batı basını Çin’in başarılarını takdir etmeye başladı bile, ancak bu henüz bizim yayın organlarımıza yansımıyor, ne yazık ki bizler Çin’i hala on yıl önce bize çizilen uyduruk bir karikatür olarak biliyoruz.

Köle emeğine dayanan bir ekonomi.. Acaba Nerede?

Rusya’nın büyük bankalarından birinin satın alma bölümünde çalışan ahbabımı ziyaret ettiğimde bir züccaciye dükkanı gibi tasarlanmış ofiste rafların küçük eşantiyon eşyaları ile, defterden kaleme bir sürü incik boncukla dolu olduğunu gördüm. “İşimizin en zor yani bu ıvır zıvırların tedarik edilmesi” dedi. “Çin’den geliyor değil mi bunlar?” diye sorduğumda aldığım yanıt beni şaşırttı. Hayır, bu tip küçük ve ucuz ürünler artık Çin’den gelmiyordu. Çünkü Çin’de işçilik ücretleri artmış, bu ürünlerin imalatçıları emeğin çok daha ucuz olduğu yerlere yönelmişlerdi. Pakistan ya da Hindistan mı dediniz? Hayır yanıldınız, ucuz emek merkezleri artık Avrupa’da imiş, en çok da Slovenya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan gibi ülkelerde.

Ancak siz yine de, bu kadar bile iyimser olmayın. Şunu dinleyin: Geçtiğimiz hafta Financial Times’ta yayınlanan bir araştırma dosyası küçük tekstil üretiminin Çin’den İngiltere’ye geri geldiğini ve Leicester bölgesinde binlerce işçinin adeta köle gibi, asgari ücretin üçte biri bir ödeme karşılığı çalıştığını ortaya koydu. Dosyayı hazırlayan Sarah O’Conor, “bu herkesin bildiği bir sır” diyor, “hükümet, belediye, ürünleri sipariş eden o ünlü markalar, hepsi insanların İngiltere’de köle gibi çalıştırıldıklarını biliyor”. New Look, River Island, Boohoo, Misguided gibi ünlü markaların Birmingham’daki mağazalarında satılan ürünler yüz kilometre mesafedeki bir köle kampında üretiliyor. Çin, on beş yıllık disiplinli çalışmanın ve sosyalist kalkınma modelinin meyvelerini toplarken, “piyasanın aklından” başka bir bilgeliği olmayan Batı ortaçağa geri dönüyor.

Bu kadar örnek yeter sanırım. Şu yazdıklarım aslında son bir haftada batı basınında rastladığım bir kaç haberden ibaret. Batılılar her gün Çin’i, Çin’in ilerlemesini konuşuyorlar, Çin’in dünyanın yükselen güneşi olduğuna dair kuşkuları yok, sadece onu nasıl yakalayabiliriz, ondan nasıl ilham alabiliriz, onunla nasıl daha iyi ilişkiler kurabiliriz sorularının yanıtını arıyorlar.

Bütün bu sorular aslında emperyalist batı medeniyetine dair yaşamsal bir tehlikenin üzerinde yükseliyor. O tehlike, Çin’den sıçrayacak milli kalkınmaya dair bir kıvılcımın batının yarı sömürgesi durumundaki ülkelere düşmesi, oralarda da kapitalizm dışında seçeneklerin gündeme gelmesi riskidir. Dünyanın her yanına uzanmış devasa bir sömürge imparatorluğuna sahip olmasa, bir gün bile yaşayamacak olan batı uygarlığı, Çin’in kendisinden ziyade, “uyandırıcı etkisinden” çekiniyor. Kendi halklarından gerçekleri daha fazla gizleyemeyen emperyalistler, Çin’e yanaşma ihtimali olan çevre ülkelere yükleniyor. Bunun için bütün coğrafyalarda Çin’i karalamak için devasa bir propaganda makinesi çalıştırılıyor.

Türkiye gibi ülkelerde kafaları 90’lı yıllarda kalmış politikacıların Çin’e dair fikirleri batılıların yıllar önce terk ettikleri ezberlerler düzeyinde kalıyor. Oysa rüzgarın yönü değişeli çok oldu, Atatürk’ün hedef gösterdiği “muasır medeniyet” artık batıdan değil doğudan yükseliyor. Çin ile ilgili fıkralar anlatmak, “tek tip elbise giyen komünistlerin tek parti rejimi” diye aşağılamak işin kolayı ve maalesef en sık rastlananı. Gelin görün ki, tüm dünyanın kaderi değişirken bizimki sabit kalamaz, önümüzde aslında çok ciddi bir mesele duruyor. Bu topraklarda yetişmiş olsalar bile zihnen batıya bağımlı, düşünceleri adeta ipotek altında alınmış politikacıların (ve bürokratların) Çin’e dair önyargılarını kırmak zorundayız, aksi taktirde bu inat ülkemizin yıllarına mal olacak.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook  Gaffar Yakınca sayfası
Instagram :  deligaffar