Genç çiftin korkunç öyküsü ve penguenler

Penguenler - Martyn Thompson G.Kore - Fotomontaj

Penguenler – Martyn Thompson
G.Kore – Fotomontaj

Size anlatacağım öykü büyük oranda gerçek bir öyküdür, lütfen sonuna kadar sabırla okuyun.

Yeni evli çift Müge ve Ozan balayı için gittikleri Girit’te bir anda ortadan kayboldular. Akşam yemeği için otelden ayrılmışlar ve bir daha da geri dönmemişlerdi. Aileleri ve arkadaşları onları bulabilmek için sadece Girit’i değil tüm Yunanistan’ı efin tefin ettiler. Ne onlar ne de polis gençlere dair en küçük bir ize rastlayamadı. Sanki yer yarılmış da içine girmişlerdi.

İsimleri yıllar geçtikçe polis arşivinde solmuş bir şüpheli kayıp dosyasına dönüştü. Arkadaşları öldürüldüklerine inanıyorlardı. Aileler ise uzun yıllar boyunca hep aynı ümitle beklemeye devam ettiler.

Ozan ve Müge pek çok başka benzerleri gibi üniversite sıralarında tanışıp çıkmaya başlamışlardı. Şiddetli bir aşkla başlayan birliktelikleri zamanla çok yakın bir dostluğa da dönüştü. Her ikisi de yaşam dolu, fiziksel olarak gayet çekici insanlardı, görenler “ne kadar da yakışıyorlar birbirlerine” demekten kendini alamazdı. Okul bitti, Müge bir bankada çalışmaya başladı. Ozan da askerliğini yapıp bir işe girdikten sonra uzun süredir hayalini kurduklarını şeyi yaptılar, evlendiler. Aileleri de kendileri kadar mutluydu. Onlardan geriye kalan son görüntü başlarına gelecek felaketten habersiz insanların hep birlikte gülümsediği kalabalık bir düğün fotoğrafıydı. Anneler, babalar senelerce bu fotoğraflara bakarak gözyaşı dökecekti.

İşin aslı yıllar sonra ortaya çıktı. Müge ve Ozan ne ölmüş ne de kaçmışlardı. İnsan kaçakçılığında uzmanlaşmış bir grup adam tarafından ustaca kaçırılıp Brezilya’da, Amazon ormanlarının en kuytu köşelerinden birine götürülmüşlerdi. Burada yerleştirildikleri  yer altı kentinde kendileri gibi yüze yakın genç çift bulunuyordu.

Dünyanın en zengin kişilerine fantezi hizmeti veren bir çeteye ait olan bu kompleks, yer altına kurulmuş kocaman bir sosyal tesis gibiydi. Buraya getirilen her insana yapıldığı gibi Müge ve Ozan’a da birer envanter numarası verildi ve bu numaralar bileklerine dövme ile işlendi. Her çift kendi yatak odasında kalıyor, ortak yaşam alanlarında kısıtlı da olsa diğer insanlarla sohbet edebiliyordu. Güneşin doğuş ve batışını göremeseler de yaşamları detaylı bir şekilde düzenlenmişti. Her gün düzenli olarak spor yapmaları, günde üç kez yemek yemeleri ve haftada bir kez sağlık kontrolünden geçmeleri gerekiyordu. Akşamları televizyon seyredebiliyor, içeri girmesine izin verilen kitapları okuyabiliyorlardı. Aslına bakarsanız yaşadıkları ortamın kentli insanın doğal yaşam ortamından pek de bir farkı yoktu.

Yeraltı tesisinde çok sıkı güvenlik önlemleri vardı. Her yer sürekli kameralarla izleniyor en küçük bir kaçma ya da isyan girişimine profesyonel görevliler anında müdahale ediyordu. Direnenler fiziksel cezalarla veya uyuşturucu verilerek yeni hayatlarına “alıştırılıyordu”.

Bu yeni hayatın en önemli kısmı eğitimdi. Bu eğitim daha çok bir antrenman gibiydi. Eğiticiler, çiftlerin doğal eğilimlerine müdahale etmiyor, onları özel bir biçime girmeye zorlamıyor, sadece en doğal halleriyle kendilerini göstermelerini sağlıyorlardı. Çünkü gösteriler, kıskançlık, şiddet, öfke, şehvet gibi insan doğasının en karanlık yönlerinin açığa çıkarılması üzerine kuruluydu.

İlk başlarda çok direnseler de sonunda uyuşturucunun yardımıyla Müge ve Ozan da en mahrem şeyleri izleyiciler önünde yapmayı başardılar. Pornografi, işkence, açlık ve susuzlukla birbirine saldırtılan insanlar. Müşterilerin talebine göre düzenlenen gösteriler öyle bir noktaya varıyordu ki ölenlerin cesetlerinin parçalanıp yenildiği bile oluyordu. Sonuçta bunların hepsi insan doğasında bulunan davranışlardı ve paravan bir turizm şirketinin altında bu gizli kompleksi işleten çetenin  temel vaadi de insanları kendi doğal yaşamları içinde en doğal halleriye sergilemekti.

Müge, bir gösteri için hamile kaldı. Ozan ile Müge’nin bir çocuk yapmasını -onların asla tanıyamayacağı- Çinli bir müşteri istemişti. Her hafta gelip Müge’nin gebeliğini takip ediyor, Müge ve Ozan’ın bu süre boyunca da kendisine özel bazı çirkin gösteriler yapmasını istiyordu. Bebeğin doğumu her ikisine de yeniden birazcık yaşama sevinci verdi. Bunca acının ve esaretin içinde çok tuhaf bir biçimde de olsa bir yavrularının olması onlara yeniden yaşama bağlanmaları için kuvvetli bir umut oldu. Ancak bu heyecan fazla uzun sürmedi, üç aylık emzirme süresi bitince bebek anne babasından alınıp şirketin Çin’de açtığı bir başka gizli tesise gönderildi. Orada kendisi gibi kaçırılmış anne babalardan doğma başka çocuklarla beraber, ve yine büyük bir gösterinin parçası olarak, büyümeye başladı.

Kaçırılmalarının üzerinden oniki yıl geçmişti. Ozan defalarca kalkıştığı intihar girişimlerinin birinde başarılı oldu. Sonunda gizli bir nokta yakalamayı başarmış, görevlilere görünmeden kendini asmanın bir yolunu bulmuştu.  Müge ise akli dengesini tamamen kaybedip, ekonomik değerini yitirdiği için daha tehlikeli bir yer olan hayvan-insan gösterileri bölümüne alındı.

Ozan’ın annesi Serpil Hanım hala çocuklarının geri döneceği ümidi ile bekliyordu. O yıl varlığından asla haberdar olmadığı kız torunu Çin’de kurulu yeraltı tesisinde 7 yaşına bastı. Anne babasının verdiği isimle Umut, şirketin kodlaması ile Monkey Cindy çok özel bir dansçı olarak eğitiliyor, bir maymunun yapabildiği tüm hareketleri yapabiliyordu. Birgün yine özel bir gösteri sırasında, üst düzey bir bürokratın eşi, “yazık değil mi bu çocuklara hep yeraltında yaşıyorlar, eğitim almıyorlar, oynamıyorlar” diye sordu. Adam eşine şöyle yanıt verdi: “bunlar böyle bir ortamda doğmuş çocuklar, kendi yaşamlarından koparılmadılar, zaten doğal yaşam alanları burası”.

Öykümüz size inandırıcı gelmedi mi?

Dikkat ederseniz anlatmadan önce “tamamen” değil, “büyük oranda” doğru demiştim. Şimdi öyküdeki Müge ve Ozan’ı kaldırın yerlerine iki penguen, iki mors ya da iki yunus koyun. İşte şimdi tam olarak doğru hale geldi.

Bu trajik öykünün kahramanlarını, daha doğrusu kurbanlarını, Eyüp’te İBB’ye bağlı Yunus Gösteri Merkezi’nde ya da Florya’daki İstanbul Akvaryum denilen hayvan hapishanesinde bulabilirsiniz.

Doğal yaşamlarından kopartılmış, esaret altında, genellikle zorlanarak ve işkence edilerek öğretilmiş numaraları tekrarlıyorlar ya da sadece hiç göremedikleri “doğal yaşam ortamlarındaki hallerini” sergiliyorlar.

Para kazanmak için onlara bu iğrenç muameleyi yapanlar hiç utanmadan hayvanların doğal ortamlarından koparılmadığını söylüyorlar, tıpkı yukarıdaki öyküde olduğu gibi.

Kendilerini insafa davet edenlere kabahatten büyük bir özür beyanıyla, “ama bu penguenler zaten böyle bir ortamda doğdular” diyorlar, tıpkı yukarıdaki öyküde olduğu gibi.

İstanbul Akvaryum denilen müssese her yerde şehre yeni getirdiği kölelerin, zavallı penguenlerin reklamını yapıyor. Aqua Florya adına bir alışveriş merkezi bunu müşterilerine “müjde” diye duyuruyor.

Sizin hiç utanmanız sıkılmanız yok mu? Başka canlıları bu şekilde sömürmek yüzünüzü kızartmıyor mu?
Florya’nın köle tacirleri, size söylüyorum, bu gariban hayvanları sahipsiz sanıyorsanız aldanıyorsunuz.
O penguenleri bırakacaksınız !
Evet, açıkça söylüyorum, bırakacaksınız. Siz onları bırakmadığınız sürece biz de sizin yakanızı bırakmayacağız.

Bu memleket hayvanı sever, eziyete işkenceye onay vermez. Öyle büyük bir gürültü koparırız ki neye uğradığınızı şaşırsınız. Yol yakınken bu hevesinizden vazgeçin, özür dileyin, penguen konusunu kapatın.

Bir sözüm de İBB’ye; dünyada hiç bir ahlak sistemi, hiç bir din hayvanlara bu şekilde eziyet edilmesine izin vermez. Kaynaklarınızı böyle şaibeli çirkin işlere ayıracağınıza hayvanları korumaya kurtarmaya ayırın. Yunusları gösterilerinizde soytarı gibi kullanmaktan vazgeçin, onların rehabilite edilerek doğal ortamlarına salınmasını sağlayın.

Vicdan sahibi İstanbullular, sevgili kardeşlerim, bu tip gösteri merkezleri ve sirkler batı medeniyetinin en çirkin yanıdır. Bizim kültürümüz, geleneğimiz ve inançlarımız hayvanlara bu şekilde eziyet edilmesini, gösteri için kullanılmasını yasaklar. Bir hayvanın amacı dışında, gösteri için kullanılması, doğal ortamında yaşamasının engellenmesi kesinlikle günahtır. Bu suça, bu günaha ortak olmayın. Bu işletmelere gitmeyin, çocuklarınızı götürmeyin. Onlara para kazandırmayın. Elinizden geldiğince her ortamda kınayın, teşhir edin.

Unutmayın, bu dünyada bizden başka canlıların da hakkı vardır. Çocuklarımıza borcumuz ise onlara bu bilinci aktarmak ve sevgiyi öğretmektir, eziyet ve zulmü değil.

 

Protestolarınız için :
İstanbul Akvaryum’un feysbuk sayfası : https://www.facebook.com/istanbulakvaryum/
İstanbul Akvaryum’un e-posta adresi: iletisim@istanbulakvaryum.com
İstanbul Akvaryum’un telefonu: 444 9 744

Twitter’dan ulaşmak için :
İstanbul akvaryum :   @istakvaryum
Aqua Florya AVM :     @aquafloryaavm
İBB Beyaz Masa    :     @ibbBeyazmasa


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook  Gaffar Yakınca sayfası
Instagram :  deligaffar