Mine Kırıkkanat, BirGün ve Sosyal Medya Terörü

Pressure, julia kendall, Kanada, Akrilik-kanvas

Pressure, julia kendall, Kanada, Akrilik-kanvas

Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi. Birgün gelecek ve ben Mine Kırıkkanat’ı savunacağım. Yanlış anlaşılmasın, Kırıkkanat savunmayacağım bir kişi değil. Beni şaşırtan, sonunda onun bile böylesi bir haksızlığa uğraması, bu tip saldırılara hedef olması.

Kırıkkanat, öyle her fikrine katıldığım biri değil, hatta görüşlerini genelde kendi iklimime uzak, yadırgı bulurum. Ancak hakkını teslim etmek lazım, Türkiye’yi bir yangın yerine çeviren son on yılın çalkantılarında, merkez medyada yer alıp da eğilip bükülmeden durmayı başarmış sayılı isimlerden biridir, sırf bunun için bile saygıyı hak eder(*).

BirGün ise yayına başladığı ilk günden beri okuduğumuz gazetemiz. Yurtdışında bulup alamadığım için kendimi görevimi aksatmış hissettiğim, memlekete gelir gelmez üçer beşer aldığım, hangi zor koşullarda çıktığını gayet iyi bildiğim, emekçilerini yoldaş bellediğim bir yayın.

Gazetecilik etiği nedir, gazeteci nasıl soru sormalı, bir konuğa ya da yazara sansür uygulanabilir mi gibi soruları peşinen pas geçiyorum. Artık gazetecilik diye bir mesleğin olmadığı, basının memleketin en çürümüş alanlarından biri haline geldiği bir dönemde, ortalıkta yazar kimliği ile gezenlerin hangi kirli ilişkilerin ürünü olduğu bu denli açık olmuşken, bu tip ilke soruları sormak abesle iştigaldir. Ancak ben, Kırıkkanat’ı gazeteciler arasından çıkan istisnalardan biri olarak görüyorum. Aynı şekilde BirGün de gazeteler içinde bir istisnadır, benim gözümde bir gazete olmaktan ziyade Türkiye’de sol ve özgürlükçü düşüncenin en önemli mecralarından biridir.

Açıkça diyeyim, BirGün’ün özrü hem kendi muhabiri Özlem Özdemir hem de Kırıkkanat hakkında çok haksız ifadeler içeriyor. Her iki kadın da (PKK’li kadınlara ya da Kürt kadınlarına yönelik) “aşağılayıcı, onur kırıcı ifadeler” kullanmakla, yani hakaret etmekle suçlanıyorlar.

Röportajı dikkatle bir kaç kez okudum. Birincisi, o bölümde konuşulan kadınlar değil “PKK’nin ve Öcalan’ın kadınlara bakışı”, ikincisi sözlerde herhangi bir hakaret yok. “Öcalan kadınlara mal gibi bakıyor” cümlesi nasıl olur da kadınlara yönelik bir hakaret olarak algılanabilir? Eğer böyle algılanacaksa örneğin, “dinci vakıflar çocuk istismarı yapıyor” sözünün de müslüman çocuklara yönelik bir hakaret olarak algılanması gerekir!

Oysa röportajdaki sözler olgusal bir gerçeğin dile getirilmesinden başka bir şey değil. Ne kadınlara ne de spesifik olarak PKK’deki kadınlara hakaret içermiyor, aksine onlara hakaret eden bir örgütü ve onun liderini teşhir ediyor. Merak eden kolaylıkla arayıp bulabilir, Öcalan’ın yazıları da konuşmaları da kadınlara yönelik son derece çirkin aşağılamalarla doludur. Kendi konuşmalarından gördüğümüz kadarıyla kadınları ve kadınlığı aşağılama konusunda pek zengin bir lugati vardır. Mal, kokuşmuş, çirkin, kaba saba, cahil, kurnaz.. bunlar Öcalan’ın Kürt kadınlarına yönelik ifadelerinden bazılarıdır. Bir erkeği aşağılamak için seçtiği sözcükse “karılaşmak” sözcüğüdür.

Böylesi çirkin, böylesi düzeysiz hakaretleri üreten, örgüt içinde kadınlara yönelik davranışları kitaplara konu olmuş olan bir adama değil de bu durumu dile getirene kızmak nasıl açıklanabilir? Örgütün kadınlara yaptığı zulmü görmeyip, hatta utanıp sıkılmadan bunu “özgürleşme” olarak kutsayıp, bu gerçekleri dile getirenlere saldırmak nasıl bir maksadın ürünü olabilir?

Bunun sebebi “beyaz” PKK’cilerin ve onların destekçilerinin Türkiye solu üzerinde kurduğu baskı ve sosyal medya terörü. PKK (veya HDP) hakkında ettiğiniz her olumsuz söz inanılması güç bir şiddet dalgasıyla karşılanıyor, soldaki tüm yayın organları, tüm yazarlar, siyasetçiler hatta tek tek bireyler bile bu çirkin terörden nasibi alıyor. Üstelik, sadece söyledikleriniz değil söylemedikleriniz bile bu şiddete maruz kalmanıza yol açabiliyor.

Sosyalist bir siyasetçi Cumhuriyet bayramını mı kutlamış, bu güruh hemen tivitır başındaki mevizlerine koşar, bir solcu “HDP’ye oy vermeyeceğim” mi demiş, linç tugayları hazır kıta hücuma geçer, kazara PKK’nin gözünün üstünde kaş mı var dediniz, sabahtan akşama en ağır hakaretlerin, tehditlerin muhatabı haline gelirsiniz. İş artık Feysbuk polisliğine kadar varmıştır, kafası karışıp gözü dönmüş arkadaşlarınızdan mesajlar alırsınız “sen neden falanca konuyla ilgili hiç paylaşım yapmıyorsun ” diye. Dün bağırlarına bastıkları yazarları bir anda düşman ilan etmeleri, faşist diye yaftalamaları an meselesidir. Oysa faşizm bile bu kadarını yapamaz, bu açıkça organize bir terör ve sindirme hareketidir, gözü dönmüş bir şiddet dalgasıdır. Hepsinden daha kötüsü sinsice, insan hakları, kadın hakları, demokrasi gibi kavramlar istismar edilerek yapılmaktadır.

Mine Kırıkkanat’ın, Özlem Özdemir’in ve onların üzerinden BirGün’ün başına gelen de bu. Her zamanki gibi demokratlık, feminizm ve eşitlikçilik kisvesi altında yapılan bir saldırı, sinsi bir tuzak.

Sosyal medyada bir anda hak-hukuk havarisi kesilip Kırıkkanat’ı ve BirGün’ü linç etmeye kalkanların çoğunluğu BirGün’ün okuyucusu bile değildir. Bir köşede pusuya yatıp her fırsatta solculara ve onların yayın organlarına saldıran bu güruh hep aynı odaklar tarafından yönlendirilmektedir. Adını anmayı bile gereksiz bulduğum, PKK’nin eteklerinden başka bir yerde nefes alamayan ve tek mesleği solculara küfür etmek olan yazar müsveddeleri, sosyal medya fenomecikleri, solda bağımsız bir hat çizmeye çalışan tüm sosyalistlere/komünistlere ölümüne düşman internet kabadayıları… Yani linç güruhunun her zamanki aktörleri..

Bizleri asıl üzense BirGün’ün bu tuzağa düşmüş olması. Ancak bu normaldir, çünkü BirGün profesyonellikten kaşarlaşmış bir gazete değildir. Ne kriz yönetimi yapacak halkla ilişkiler uzmanları vardır ne de olaylara burun kıvıracak denli arsızdır. BirGün, çevresinde oluşan tepkilere duyarlı kalmaya çalışan, okuyucularının hassasiyetlerini ciddiye alan ve en önemlisi sol-demokratik değerlere bağlı bir gazetedir. BirGün’ün bu hassasiyeti kötüye kullanılmış ve gazetenin belki de en iyi özelliklerinden biri olan amatör ruhu bu kez hata yapmasına, bu tuzağa düşmesine yol açmıştır.

Öncelikle özgürce fikrini ifade etmekten başka bir “kabahati” olmayan Mine Kırıkkanat’a ve yine gazetecilik yapmaktan başka bir “suçu” olmayan Özlem Özdemir’e sahip çıkmalıyız. Her iki insan da haksız ve insafsız bir hücumun hedefi haline getirildiler.

Diğer nokta ise BirGün’ün özrü. Bu özür tavrı ve özür metni bizi yaraladı. Emin olun, gazetenin okuyucularının çoğunluğunu oluşturan namuslu devrimciler bu özürden incinmiştir. Ancak dediğim gibi bu mazur görülebilecek bir kusurdur. Sadece bu olaya bakarak BirGün’e karşı olumsuz tavır almamız bu tuzağı kuranlardan başkasına hizmet etmez. BirGün tüm eksiklerine ve kusurlarına rağmen hala cesaretle mücadele eden, “bizim taraftan” bir yayın. Son dönemdeki rezaletlerin pek çoğu BirGün sayesinde orataya çıkarılabildi. Bunun için bir yandan eleştirirken diğer yandan BirGün’e de sahip çıkmamız gerekiyor.

Asıl önemli olansa tüm bu olaylara yol açan PKK’ci iletişim terörü. Solcuların sesini iktidarın kıstığı yetmezmiş gibi bir de PKK/HDP cenahıdan gelen baskılarla uğraşmak zorunda kalıyoruz. Tüm sosyal medyayı ve fikir hayatımızın önemli bir bölümünü işgal eden, gazeteleri, siyasetçileri, yazarları baskı altına alan bu teröre karşı tereddüt etmeden tavır almamız gerekiyor. Gerçekleri söylemek uğruna onca acıya katlanmış, onca riski almış insanlarız, uğruna bunca bedel ödediğimiz fikir özgürlüğümüzü sosyal medyanın tetikçilerine mi bırakacağız? Yeter artık, bizim de hassasiyetlerimiz, bizim de değerlerimiz var. Bizden saygı bekleyenler önce bizim en temel hakkımıza, söz söyleme hakkımıza saygı göstermek zorundalar.

— o —

(*) Bir de itiraf edeyim, benim nezdimde Mine Kırıkkanat’ın hatırı vardır, neredeyse yirmi yıl evvel, gurbet ellerinden kendisine yazdığım bir mesaja, gazetedeki köşesinden, hem de ismimi anarak yanıt vermiş, teşekkür etmiştir. Diyeceksiniz ki “ne var bunda?” Çok şey var, bizdeki gazeteci/yazar takımının kendini Olimpos sakinlerinden biri sanması için çok az bir tezahürat yeter,  böyle işlere gönül indireni pek az bulunur. O yıllarda ben yurttan ayrı yaşamak zorunda kalmış genç bir devrimciydim ve bazı “solcu” gazetelerdeki en devrimci yazarlardan bile göremediğim nezaketi Mine Hanım’dan görmüştüm.

(**) Meraklısı için konuya dair bir haber : http://www.diken.com.tr/birgun-kirikkanat-soylesisindeki-mal-gibi-ifadesi-nedeniyle-okuyucularindan-ozur-diledi/


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar