Yeldeğirmeni’nde Bir Biberon – 3

Because of the dog IV -Mieke Jonker, Hollanda - Y.boya, kanvas

Because of the dog IV -Mieke Jonker, Hollanda – Y.boya, kanvas

Kısırkaya’da katledilen köpek kardeşlerimin anısına saygıyla..(*)

Çağımız bir karmaşalar çağı, kafası ve duyguları karışık, pusulası ayar tutmayan nesillerin dönemi. Bu deli kulunuzun kuşağı da bu nesillerden biri, belki de birincisidir. İlk gençlik yıllarımız diyebileceğim Yeldeğirmeni günlerimizde olguları, kavramları ve en önemlisi değerleri karman çorman olan  dolayısıyla hareketlerinin yönü de kestirilemeyen bir grup genç insandık. Henüz yirmi yıl bile sürmemiş olan yaşamımızda ne olmuştu da kafamız bu denli karışmıştı bilmiyorum, ama aklımız ermeye başladıktan sonra okuyup öğrendiklerimizin kafamızın karışıklığını gidermek şöyle dursun, bu karmaşayı bir kat daha artırmaya yaradığını söyeyebilirim. Daha önce demiştim ya, abilerimiz ablalarımız büyük yazarları kapmış bize kala kala kafası karışık döküntüler kalmış diye, işte tüm o yazarların belki de en önemli ortak özelliği tereddüt metinleri yazmaları, zihnimize el birliği ile kararsızlığın heykelini dikmeleridir.

Bu kafa karışıklığı halini gündelik yaşama herhangi bir yansıması olmayan, entelektüel bir durum zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Değerlerdeki kaymalar ve tereddüt insana bir kez hakim olmayagörsün, attığınız en basit adımlar bile kocaman dalgalanamalara dönüşebilir, tepkileriniz tutarsızlaşır, duygularınız yerinde durmaz ve belki de nihayet soluğu bir ruh doktorunda alırsınız. Sevdikleriniz sevginizden, düşmanlarınız nefretinizden emin değildir, herkes ve herşey arada bir yerdedir, çoktan olmuş bitmiş yahut hiç olmamış gibi.

Bakın bir örnek vereyim, o yıllarda Yeldeğirmenimizin seyyar satıcısı pek boldu. Bazıları Havra’nın bizim sokağa bakan arka kapısını mesken tutar, dakikalarca uzun uzun bağırırlardı. Zerzevat mı plastik öteberi mi artık her ne satıyorlarsa, mahallemizin yaşlı sakinleri de duyabilsin diye avazları çıktığı kadar aynı cümleyi tekrar ederlerdi, leğenci geldi, süpürge isteyen, domates var, niğde patates…  Özellikle cam çerçeveyi açık tuttuğumuz yaz günlerinde bu seyyar kakafonisi ders çalışan biri için kabusa dönüşebilir. Satıcının çekip gitmesi için bir süre dişlerinizi sıkıp beklersiniz. Ancak bu bekleme giderek satıcıya duyduğunuz kızgınlığın artmasına, -okuduğunuz uçuk kitaplar sayesinde- sosyal teorisi cepte hazır bir öfkeye dönüşmesine yol açar. Sonunda koltuktan fırlayıp cama koşarsınız, niyetiniz satıcıyı ikaz etmek, belki biraz çıkışmaktır. Ancak komşu amcalardan biri sizden önce davranmıştır, siz daha ağzınızı açmadan seyyar satıcıya bağırmaya başlar, olması gerekenden daha yüksek bir tepkiyle, hatta belki küfür ederek.

İşte filmin koptuğu an bu andır, karmaşık zihniniz sizi saniyeden daha kısa bir sürede başka bir noktaya sürükler. Artık gördüğünüz, sizi rahatsız eden bir seyyar satıcı değil, kaba bir adamın hakaretlerine rağmen ekmeğini kazanmayan çalışan bir emekçidir. Satıcının üstüne boca edilmek için zihninizde toparlanıp hazırlanan sözcükler bir anda komşu amcaya çevrilir. “Biz rahatsız falan olmuyoruz, adam ekmeğini kazanıyor, bize de ucuza patates getirmiş ne var bunda” diye başlayan tartışma bir inatlaşmaya dönüşür ve sizin aşağı inip ayda bir kez bile tencere kaynamayan öğrenci evine on kilo patates almanızla son bulur.

Bizim Yeldeğirmenimizin belli başlı sorunları hayli basittir, işletilen evlerde müşterilerle kadınlar arasında  çıkan kavgalar, Rıhtım Caddesi’ndeki birahanelerden çıkıp yolunu şaşıran sarhoşlar, seyyar satıcılar ve nadiren de otomobilleriyle hız yapan zengin çocukları. Bu saydıklarım sokak sorunlarıdır. Bir de apartmanlar arasında kalan bahçelerin sorunları vardır. Daha ziyade yatak odalarımızı etkileyen bu problemler de diğerleri gibi son derece basit şeylerdir: topluca mangal yapan bir grup komşunun geceyi biraz uzatması, masadaki bir amca ya da teyzenin gençlikten kalma bir hevesle Makber’i ya da ona benzer zorlu bir besteyi söylemeye kalkması, yine yaz gecelerinde ve pek nadir olsa da çam ağaçlarının arasından süzülüp karşı apartmanda yankılanan sevişme sesleri, gündüz vakitlerinde ise hayvanlarla ilgili bir kaç küçük sorun. Bugünün İstanbulunda martıların çok fazla ses çıkardığı malumunuzdur, sebebini bilemeyeceğim lakin o zamanlarda martılar bu kadar çok ötmezlerdi. Dolayısı ile hayvanlarla iligli sıkıntımız, yine pek nadiren rastlanan kedi-karga kavgaları ve bir de Mart gelince kızışıp aç kalan bir kaç pisinin biraz gayretkeş miyavlamalarından ibaretti diyebilirim.

Her eski mahalle gibi Yeldeğirmeni’nde de şaşırmanıza yol açacak gelişmeler nadiren görülürdü. Tuhaf felsefe soruları ve akla zarar bahisler arasında bir yandan içip bir yandan kumar oynayarak sabahı etiğimiz bir cumartesi gecesinin ardından, sabahın erken saatlerinde yoğun ve tiz bir gürültüyle uyandık. Bahçeden hayvan sesi olduğunu tahmin ettiğimiz ama tam olarak hangi hayvana ait olduğunu anlayamadığımız sesler geliyordu. Diğer komşular da bizim gibi arka balkonlara çıkmış sesin kaynağını anlamaya çalışıyordu. Ahmet abi, (bu Samuray olan değil, birinci katta oturan memur) “kömürlükte köpekler var galiba” dedi. Ne olmuş nasıl olmuş derken olayı çözdük, bir anne gelip bizim apartmanın artık kullanılmayan kömürlüğünde tam yedi küçük yavru doğurmuştu. Uykumu böldükleri için köpeklere o kadar kızgındım ki komşulardan biri “barınağı arayalım” dediğinde ben de hemen onayladım, hatta aramak için salona, telefona doğru hamle yaptım, Yeliz önümü kesti, “ne yapıyorsun yahu, barınağa mı vereceğiz yavruları”?

Lafa bak, “yavruları” diyor da daha bizim yavru falan gördüğümüz bile yok!  “Evet ne var bunda” diye yanıt verdim. O zamanlar yukarıdaki mezarlığın orada evimizin köpeği Şekspir’i de götürdüğümüz Kadıköy Belediyesi’ne ait bir barınak var. Şimdikiler gibi değil, gayet bakımlı, temiz bir yer, bir de çok iyi bir veteriner abi var, onu da seviyoruz. “Barınaktan daha iyi yer mi olur?” diye devam ettim; Yeliz “e anneleri ne olacak” diye sordu. Anneleri? Anneleri ne mi olacak? Bilmiyorum, ne olacak hayatına devam eder işte. Minnacık boylu Yeliz’in gözlerinde öyle bir hiddet belirdi ki karşımda sanki bir deve dönüştü ve zannediyorum ilk kez ondan korktuğumu hissettim. Anneleri emzirmezse hastalanır, hem sana mı kalmış yavruları anneden ayırmak, ne hakkınız var buna, çok büyük günah… Yeliz öyle bir saydırıyor ki bu tip gerilimlerde verdiğim ilk tepkiyi verdim, ben de sertleştim. Teknik bir konu bu, asıl burada kalırlarsa ölürler falan dedim. O zamanlar henüz onsekiz yaşında olan Yeliz, hayatta yapmayacağı bir şeyi yaptı, bana “sen annesiz babasız büyümek ne demek bilmiyorsun” dedi ve büyük ihtimalle telefonun kablosunu falan sökmek için içeri koştu.

Suratıma bir yumruk yemiş gibi öylece kaldım. Dışarıdan köpeklerin feryat figan sesleri geliyordu. Bilirsiniz o yaşlarda pek keskin olur insanoğlu, bunlar çok ağır laflardı ama geri adım atamazdım. Yeliz’le kavga etmek istemiyordum, onu üzmek de istemiyordum, ama geri çekilmek de onuruma dokunuyordu. Köpeklere kızgınlığım bir kat daha arttı. Fakir evimizin üç kuruşluk huzurunu da onlar kaçırmıştı. Balkona çıktım, ağaçların arasından köpekleri görmeye çalıştım, oluru yok evet, belediyeyi arayacağım, Yeliz de kusura bakmasın, böyle vicdan yapılacak konu değil bu, benim analı babalı olmamla ne ilgisi var bunun… Tam bunları düşünürken ikinci kattaki çilli Erdem Bey’in sesi geldi, “tamam ben aradım birazdan gelirler”…

Demin anlattığım o dengesiz ruh halimiz var ya, işte o bir işe yaradı. İçimdeki öfke bir anda, bir yıldırım hızıyla yön değiştirdi. Ne? Aradın mı? Sen kimsin ya? Sen ne hakla köpekleri annelerinden ayırmaya kalkarsın? Çilli Erdem Bey, önce anlayamadı, sonra ne konuşuyorsun sen der gibi birşeyler geveledi… Bense sinirden öldürebilirim bu adamı, neredeyse dördüncü kattan ikinci katın balkonuna atlayacağım….

Koşarak içeri girdim, tahmin ettiğim gibi o sırada Yeliz telefonu etkisiz hale getirmekle meşguldü. Sanıyorum o aralar son dönemini yaşamış olan duvara asılan türde kırmızı telefonu sökmüş, pencerenin yanında duruyor, arayamazsın, vallahi atarım aşağıya telefonu diyor.

Yav tamam aramayacağım, çabuk ol bir koli falan bulalım… Don gömlek Samuray Ahmet abinin dükkanına koştuk. Sağolsun hemen bir büyük koli ayarladı, yine koşar adım Eren Apartımanı’nın bahçesine döndük. Evet aynen söylendiği gibi, kömürlükte yedi yavru ve artık açlıktan bir deri bir kemik kalmış bir anne. Anne hiç itiraz etmedi bize, yavruların beş tanesi koliye koyup eve çıkardık. İki tanesiyle beraber anneyi de alıp Samuray Ahmet abi’nin dükkanının arkasına götürdük. Bütün yavruları alırsak anaları emziremez, memeleri şişer, bir de tabi çok üzülür diye düşünmüştük.

İyi ki acele etmişiz, bir kaç saat içinde belediye ekibi geldi, ama tabi havalarını aldılar. Anneyi beslemeye başladık ama hem çok fazla sakatat tavuk boynu falan alacak kadar paramız yoktu, hem de zavallı dişi çok zor kendini toparlıyordu. Bunun için o beş yavrunun bakımı bize kaldı. Yavrular meme istiyordu, Samuray Ahmet Abi’nin verdiği akılla tek çözümü bulduk: bir biberon. İşte annemin bir tesadüf sonucu keşfettiği biberon dört hafta boyunca bu beş yavruyu emzirdiğimiz biberondan başka bir şey değildi.

Bu boz yavrucuklara birer de isim taktık, okuduğumuz yazarlardan esinlenerek. Dişi olana Ursula dedik, diğerlerine Charles, Jerzy, Milan ve Boris. Bir aydan biraz uzun bir süre sonra artık eve sığmaz oldular, önce Ortaç Sokak’ın dibinde trafikten uzak bahçeye, daha sonra da Yeldeğirmeni’nin sokaklarına saldık.

Yavru misafirlerimiz gittikten sonra bir süre evdeki köpeğimiz Şekspir’e özel ilgi göstermemiz gerekti. Şekspir, küçük bir Terrier’di ve bu yavrucuklara alışamamış, bir tür bunalıma girmişti. Şekspir kendini toparladı, yavrularsa bir iki ay içinde adı gibi uzun olan sokağımızın bekçileri haline geldiler.

Yeliz hayatımdan gitti, ama hem Şekspir, hem de diğerleri kaldılar. Ben memleketten kaçıp gidene kadar her sabah ve her akşam beni karşıladılar. Tüm Rıhtım Caddesi boyunca, Karakolhane’de, Ayrılık Çeşme’de ve tüm Yeldeğirmeni’nde paçalarımı koklayarak benimle gezdiler. On yıldan daha uzun bir süre sonra tekrar Yeldeğirmeni’ne gelebildiğimde, Duatepe Sokağın alt başında kulakları beyaz, boz bir köpek gördüm, Ursula diye seslendim…

Bundan sonrası yazılamayacak denli dokunaklıdır, devam edemediğim için beni affedin… belki sadece düşünerek ve sessizce ağlayarak anlatılabilir…

—- o —-

(*) Bu yazıyı Kısırkaya’da ölüme götürülen köpek kardeşlerime adıyorum. Bu suçsuzlara kıyan eller, onlara kör kalan vicdanlar, daha süt çağındaki yavruları anasız bırakan, bir parça ekmek, bir tas sudan başka beklentisi olmayan bu masumları katledenler umarım ki bu zulümden, bu günahtan bir an önce vaz geçerler. 

— o —

Bu öykünün önceki bölümlerini de okumak isterseniz buyrun :

1. Bölüm
2. Bölüm


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar