Yeldeğirmeni’nde Bir Biberon – 2

Ana ve çocuk - Chris Noton,  İspanya - Mürekkep, kağıt

Ana ve çocuk –
Chris Noton,
İspanya – Mürekkep, kağıt

Erol Demir ağabeyimin annesine. Mekanı cennet, devri daim olsun.(*)

Her kuşak kendi zevkleri, kendi tercihleri ve kendi değerleriyle var olur. Önce bunların kavgasını verir, yaratır, sonra tepe tepe kullanır ve genellikle hayli yıpranmış, hatta köhnemiş bir halde kendimizden sonrakilere devrederiz. Onlar da içlerinden işlerine gelenleri alıp daha da işlerine gelecek hale getirirler, yeni kuşağın beğenmedikleri içinse zamanın çöp tenekesi zaten hep hazır beklemektedir.

Şarkılar, kitaplar, filmler, konuşulan dil, jestlerimiz, yiyip içtiğimiz mekanlar, kaygılarımız, ön yargılarımız… Hepsi ilk kabul gördüğü kuşakla şekillenir. Daha doğrusu tüm bunlar insanları şekillendirirken, o kuşağın insanları da bunlara ilk ve sabit olan anlamlarını yüklerler. 

Zaman şüphesiz iki yanımızdan akıp giden bir şey değildir, biz de onunla akarız. Ama tıpkı bir suyun hep ilk kaynaktaki bilgiyi taşıması gibi her birimizde az ya da çok değişmeyen, o şarkılarla, o romanlarla tekrarlanan bir şey vardır. Rakıyı bizim gibi içmeyen gençlere kızarız, o şarkı okunurken susmayanları bayağı buluruz, o romanın filmini izleyenlere şaşarız… Doğrusunu isterseniz bu işte bir miktar haklılık payımız da vardır, ancak gelin görün ki zaman bizimle birlikte ve fakat bizim arzuladığımızdan daha hızlı akmaktadır. Ne demektir insandan hızlı akan zaman biliyor musunuz? Rafllarda sayfaları sararan kitaplar demektir, altı çizili satırlara arada bir yeniden, sanki ilk kez okunuyormuş gibi göz atmak demektir, elbise dolaplarına kaldırılan ikincil önemdeki fotoğraflar demektir, artık görünmeyecek kadar uzak bir geçmişte kalmış olan sevgiliye ait notların eski ajandalar arasından kayıp düşmesi demektir.

Bir de ne var biliyor musunuz, zaman taşlaştırır. Herşeyi, anıları, fikirleri, anlamı, arzuları, hatta kalpleri bile. İlk gençliğinizde sayfaları bir çırpıda açılıveren kitaplar şimdi birer sarı mermere dönüşmüştür. Onların artık bulanmaya başlayan zihninizde bıraktığı belli belirsiz izler de öyle, taştan yapılan, tartışılmaz, yıkılmaz üç beş cümle şeklinde sizinle var olmaya devam ederler. Bazıları o kadar sertleşir ki kendileri gibi mermerden mezar taşlarına, tunçtan kaidelere yazılırlar.

Bunlar şaka değil, bir çırpıda sayabileceğiniz, kendinize yaşam rehberi edindiğiniz veya yüksek anlamlar yüklediğiniz ifadelerin neredeyse tamamı ilk gençliğinizde okuduklarınızdan, duyduklarınızdan kalmadır. İzahı basittir, mermer zamana direnir, ama mermerin var olması için de yine zaman gerekir.

Bir miktar bahtsız olduğunu söylemekte sakınca görmediğim bizim kuşağın mermerleşen fikirleri de  sayısı iki elin parmağını geçmeyecek bir dizi yazara aittir. Sosyalizm mi dediniz? Hayır, sanırım beni yanlış anladınız, o bize bir, hatta iki önceki kuşaktan miras kalan, ve aslına bakarsanız bizim de hayli sulandırdığımız bir idealdir. Bizim sindirebildiğimiz fikirler sınırlıdır, devrimiz öyle idi, ne yapalım, yenilgiler çağında büyüdük, klasikleri, felsefeyi, varoluşçuluğu, marksizmi ağabeyler ablalar alırken, bize onlara itirazla var olan, hatta bazen itiraz bile edemeyen kırık dökük isimler kaldı. İşte Milan Kundera, Charles Bukowski, Ursula Le Guin, Jerzy Kosinsky, Boris Vian,  gibileri böyle isimlerdir. Belki iki güzel istisna, Saramago ile Marquez’in de bizim kuşağımız tarafından kapılmasıdır. Ama bu tip üç beş dev isim dışında biz genelde sade suya tirit yazarlardan kendimize azık çıkarmaya çalışan bir nesildik.

O yıllarda üniversite okuyan hemen her gencin olmazsa olmazı bir kitaplık ve o kitaplığın demirbaşları da mutlaka yukarıda saydığım isimler olurdu. Benim de durumum yaşıtlarımdan pek farklı değildi. Tabi ki Hesse, Camus, Sartre, Goethe hatta Marx, Lenin, Pulitzer bile vardı kitaplığımda, ama onlar bize ait kimseler değildi, bizim kuşak öbürleriyle var oluyor, onları konuşuyor, onları seviyordu. Dedim ya, en büyükleri ağabeylerimiz ablalarımız almış, adı devrim olmasa da onlarla yazılabilecek en güzel destanı yazmışlardı; biz yenilgiler çağına gelmiştik, kısmetimiz buydu.

Bu bakımdan Yeldeğirmeni Uzun Hafız Sokak bir tür siyaset mozaiğiydi diyebilirim. Misal, o yıllarda benim dahil olduğum ve hemen hiç yasadışı işi olmasa da hala illegal sayılan örgütün o sokakta dört evi vardı. Başka örgütler için de öyle, ismi gibi uzun olan sokağımızda her birinin ikişer üçer evi vardı. Bunların üstüne bir de “Japon felsefesinin Türkiye’deki temsilcisi” sıfatıyla ilk Türk Samurayı Ahmet abiyi ve özel haremlerini bizim sokağa kuran Aczmendileri koyunca Uzun Hafız Sokak eşi bulunmaz bir fikirler bileşimi sergiliyordu. Malumunuz, zamanla Samuraylar ve biz kaybettik, Aczmendiler kazandı. Okuduklarımızla bir ilgisi var mıydı bilmiyorum, ama eğer vardı ise vebali günahı işte o saydığım isimlere aittir. Çünkü bizim cenaha ait o saydığım evlerin hepsinde, en radikal, en sekter olanlarda bile, kitaplıkta bu isimler ortak bir değer gibiydi. Dedim ya, aynı dönemde yaşamış insanlara salt aynı anda aynı yerde bulunmaktan daha fazla anlam yükleyen, onları gerçek bir kuşak yapan ortaklıklardan biri işte…

Annem elinde pembe biberonla arka balkona geldiğinde, önümde bira martıları izleyip müzik dinliyordum. Yeldeğirmeni’nde tüm balkonlar arka tarafa bakar ve bazılarında, neden bilmiyorum korkuluk yerine beton duvar vardır. Bizim Eren Apartmanı da böyleydi. Müteahhiti üst kat komşum Nejla Teyze’nin babası olan bu apartman tahminen 1950’lerde yapılmıştı, belki de malzeme kıtlığından seçilmiş olan bu yol, yıllar sonra biz apartman sakinleri için apayrı bir rahatlık anlamına geliyordu. Balkon demirlerinde asla yapılamayacak bir dizi konfora sahiptik, biramızı rakımızı mezemizi balkon duvarına koymak, duvar üstüne kuşlara yem bırakabilmek veya baldırlarımız acımadan ayaklarımızı uzatabilmek gibi..

Annem geldiğinde ben de bu konforların en önemlilerinden birini kullanıyor, ayaklarımı balkon duvarına atmış müzik eşliğinde yaylanıyordum. Biraz eski usül yetiştirilmiş biriyim, eski usül yetiştirilme en son bizim kuşakta görülmüştür sanırım, oturduğum yere bir büyük gelince mutlaka ayağa kalkarım, kalkamıyorsam bile toparlanırım, üstüme çeki düzen veririm. Annem gelince de hemen ayaklarımı indirdim, “buyur anne” der gibi yüzüne baktım. Kadıncağız elindeki biberonu sallıyor ve kızgın olmaktan ziyade kaygılı bir tonla “bu nedir” diye soruyordu.

Şu dünyada salt iyilikten mamul bir şey varsa o da analıktır derim. Bir ana çocuğu ile ilgili en küçük detayı bile öylesine ciddiye alır, öylesine dolayımsız düşünür ki biz onu çoğu zaman bir miktar sersemlik ya da ahmaklık zannederiz. Oysa bu, bir annenin milyonda bir olabilecek bir olasılıkla gerçekleşebilecek bir fenalık karşısında yavrusuna duyduğu koruma hissinin verdiği ağırbaşlılıktan başka bir şey değildir. Dünyanın en eğitimli, en akıllı, en ironik kadınları evlatları karşısında sudan çıkmış balığa dönerler. Şu söylediğim gibi dünyanın enlerinden biri olmasa da benim anam da öyledir. Bizim gibi yaramaz evlatlara düşense, her durumda anneye bazı yalanlar uydurmak, hatta belki önce biraz dalga geçmektir…

Validemin ilk sorusu “nedir bu”, sonra ikinci soru “oğlum kimin bu biberon”? Oğlunun bozuk sicili çok fena yanıtlar getiriyor aklına…

Annemin ses tonundaki ciddiyeti tanırım. Toparlanmakla kalmadım, ayağa kalktım. Ne desem? Annemin arkasındaki raflara, henüz sarı bir mermere dönüşmemiş olan kitaplara baktım ve çabucak yanıtladım : “Ursula ile Jerzy’nin biberonu anne” ! Annemin yüzü bir kat daha sarardı, öylece birbirimize bakakaldık…

— o —

Haftaya devam edeceğiz, şimdi yine o vakitlerden bir güzel şarkı, bir de film bırakayım sizlere… Bu Erol abi gibi mahpus yatmış büyüklerimize yazılmış en güzel şarkılardan biridir.

 

Bu da Metris’teki 1985 anneler günü açık görüşünden…

—- o —-

(*) Kendisine layık değil ama, bu yazıyı Erol Demir ağabeyimin yeni vefat eden annesine ve onun nezdinde tüm analara adıyorum. Beni yanlış anlamayın lütfen, özellikle Erol ağabey gibi devrimcilerin analarına, çünkü analarımız da o mesleğin çilesini bizim kadar, belki bizden çok çekmişlerdir.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar