Yar Kapısında Uyumak – 9

Survivor - Huang Liyan, Çin - Y.boya, kanvas

Survivor – Huang Liyan, Çin – Y.boya, kanvas

Belki de dünyadaki en mutlu kişi, bir sevginin hatırasını ömür boyu kalbinde taşıyabilendir. Çünkü ölümler, yokluklar, hayal kırıklıkları, hatta büyük felaketler bile değil, asıl unutmaktır bizi yıkan. Bunun için kalbimizin yükselip de bize birazcık tanrılık bahşettiği o muhteşem zamanları anımsamak, bir miktar kırılmayla, çarpıtmayla bile olsa kendimizi aştığımız o anlara dönmek, adeta varlığımızın yeniden onaylanması gibidir. Nefesimiz daha güçlü, yere basan ayaklarımız daha kuvvetli ve bileklerimiz, zihnimiz daha tutkulu… Salt unutmadığımız, o masun hatırayı yüreğimizin bir köşesinde taşıdığımız için.

Bize ilk bakışta tuhaf gelen bu önerme, üzerine düşünmüş olsaydı eğer Afşin’e de mutlaka biraz acayip görünürdü. Çıkmaz sokaklara dönmüş aşk öyküleriyle kolunu kanadını kırıp sonunda komşum bayan Gunilla’nın kapısında yatma noktasına kadar varmış olan bu genç adam da tıpkı diğer insanlar gibi unutmanın anımsamaktan evla olduğunu düşünüyordu. En azından peşinden soluksuz koşarak Viyana’ya geldiği kadının, Dilek’in ilk darbelerini yediği sıralarda fikri buydu. Unutmak, telefon numaralarını, tanıdık isimlerini unutur gibi unutmak, zihnimizin yıkımlara karşı basit ve muazzam bir eylemi gibi durmuyor mu? İnsan ruhunun acılarını başka hangi ilaç bu kadar kesin biçimde dindirebilir? Oysa hepimize çok daha makul görünen bu çözüm, gerçekte kendi ruhumuzu öldürmekten ya da hiç değilse onun ölümünü dilemekten başka bir şey değildir. İyileştiğimizi düşünürüz, halbuki gerçekte artık bir ölüye dönmüşüzdür. Tıpkı ölülerin hiç hastalanmaması gibi, artık cansız, kof bir kalıptan başka bir şey olmayan ruhumuz da iyileşmiştir! Demek ki yaşayarak var olmanın yolu unutmaktan değil, anımsamaktan geçmektedir, özellikle de en güzel anların hatırasını kalbimizde taşıyabilmekten.

Afşin’in babası Ali Mehdi varlık sorunu üzerine pek fazla kafa yormuş biriydi. Afşin’e soracak olursanız, bütün iş bunları düşünecek kadar vakti olmuş olmasındaydı, bir de tabi bunların önemini anlamaya yetecek kadar ihanete uğramış bir adamdı.

İhanet, bizi biz yapar. Çünkü ıssızlığın ortasında bir başımıza var olduğumuz an, sadece o andır, ihanetin kör bıçağını tam böğrümüzde, en derinde hissettiğimiz o an. Orada, kendi kendinizle başbaşayken, varlık ve yokluk sorusundan başka bir soru kalmaz düşünmeye değecek. Tıpkı Ali Mehdi’nin Tahran’ın kudretli bir subayıyken, sabahtan akşama, sıçan gibi gizlenmek zorunda olan bir kaçağa dönüştüğü zaman yaptığı gibi. Sadece o zaman mı, Ali Mehdi, ömrünün geri kalanında da, neredeyse her gün, oyunun dışında kalmamak için direnen bir devrimcinin diri kalmak için yaptığı hamleleri tekrarladı. Neredeyse her gün kendine yüksek sesle kimim, neredeyim, ne yapıyorum sorularını sordu. Bununla da kalmadı, kimbilir belki de kendi bulamadığı yanıtları bulabilir diye oğlu Afşin’i de bu oyunun içine çekti. Babasının öfkeyle bilgelik arasında savrulup duran bu ruh hali Afşin için pek eğitici oldu. Beklenmedik bir biçimde, biraz da annesinin o -herşeye karşın- sakin varlığından güç alarak, en önce, mecbur kalmadıkça kendi varlığını sorgulamaması gerektiğini ve en iyisinin işleri oluruna bırakmak olduğunu öğrendi. Yine de, babasının bitip tükenmez acıları sayesinde, var olmanın yaşamak ya da yaşamanın var olmak anlamına gelmediğini öğrendi. İnsan ikisine birden sahip olmadıkça ebedi mutsuzluğun mutlak kader haline geleceğini de iyice kavradı.

Viyana’ya bir kış gecesi varmıştı. Kentin dış mahallelerinden birinde mütevazı bir otel odasına yerleşti. Dilek’i bir kaç kez daha aradı ama telefonla ulaşması mümkün olmadı. Yakınlarda Türklerin devam ettiği bir kahvehane buldu, tanıştığı insanlardan iki hafta sonraki iş görüşmesi için biraz yardım almaya çalıştı ama bu insancıkların bambaşka bir dünyada yaşadıklarını görünce bundan vazgeçti. Kahvedekilerin hiçbirinin belirgin bir işi yoktu ama sürekli olarak para, kağıtlar, oturma izni, vatandaşlık gibi konular konuşuluyordu. Bu işleri ayarlamanın sanıldığı kadar zor olmadığını görmek Afşin’i şaşırtmıştı. Günler günleri kovalıyor, Afşin tüm zamanını içine girdiği yeni dünyayı öğrenmek için harcıyordu. İki günde bir aradığı ve bir türlü ulaşamadığı Dilek’i neredeyse unutmuş gibiydi, daha doğrusu ona ulaşamamanın verdiği acıyı pek duymuyordu. Ta ki bir akşam üstü Adanalı kahveci Selami “Acem, hadi kalk Kerstin’e gidiyoruz” diyene kadar. Selami, diğerlerinden biraz farklı olduğu belli olan tahsilli müşterisi Afşin’e “acem” diye sesleniyordu, Kerstin dediği yer de o zamanlar için Viyana’nın en gözde kerhanelerinden biriydi.

Afşin, epeyce zorlanarak bu daveti geri çevirmeyi başardı, nehir kenarına indi, şehir merkezine kadar, belki bir belki iki saat boyunca yürüdü ve günler sonra ilk kez “neden Dilek’e ulaşamıyorum, bu kadar zor olmamalı” diye düşündü.

Ertesi gün, eline Türkiye’den getirdiği şiir kitabını alarak Dilek’in Schiffamtgasse’deki evinin yolunu tuttu. Viyana’nın soğuk ve çelimsiz pazar güneşi Tuna’ya yansıyor, sanki tüm şehir soluğunu tutmuş, yaşlı nehrin üstüne Afşin’in büyük felaketi için kurulan bir köprüden Doğu yakasını gözlüyordu.

—- o —-

Bu akşamlık da bu kadar. Şuraya yine Afşin’le ilk tanıştığımız o geceden kalma bir şarkıyı bırakayım…

İranlı Mah müzik grubu tarafından “huşe çin tasnifi”. Parça, ekin deren işçilerin mutluluğunu, gururunu ve toprağa/vatana bağlılığını anlatıyor. Büyük tar üstadı Macid Derahşani çalıyor, muhteşem sesiyle Mehdi Muhammedhani hanım söylüyor. Ömürleri uzun olsun, seslerine dert değmesin…


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar