Yar Kapısında Uyumak – 8

İsimsi - Martín Fernández Alicia, İspanya - Suluboya

İsimsi – Martín Fernández Alicia, İspanya – Suluboya

Afşin’le Dilek’in ilişkisi insanların hala birbirine mektup yazdığı son döneme yetişti. Yaklaşık altı ay boyunca Viyana İstanbul arasında her hafta cüssesinden çok daha yüklü duygular taşıyan bir iki zarf gidip geliyor, aynı dili konuştuklarını düşünen bu iki insan giderek kabaran bir iştahla birbirlerini tanıyorlardı.

Karşısındakiyle aynı dili konuştuğunu sanmak, insanın en basit, en sıradan, aynı zamanda en vahim hatalarından biridir. Özellikle çok heyecanlandığımız zamanlarda sözcüklerin her ağızda farklı bir anlama geldiğini unuturuz. Kendi arzularımızın yükselip gözlerimizi kapattığı anlarda onları başkalarının da arzuları zannederiz. Niyetlerini sorgulamayı, doğru sorular sormayı, doğru yanıtların peşinde koşmayı unuturuz. En çok da aşık olmuşken…

Viyana İstanbul arasında gidip gelen mektuplarda da aynısı oldu. Bilirsiniz, hiçbir yanılgı tek taraflı değildir, çift yanlı işleyen bir bıçak gibi her iki tarafı da az çok kanatır. Ancak burada bizim bilebildiğimiz, ya da daha doğrusu, hissedebildiğimiz diyelim, Afşin’in büyük yanılgısıdır. Yanılgı deyince aklınıza her aşk mektubunun taşıdığı tutku dolu sözcükler gelmesin. Bunlara dair bir yanılgıdan söz etmek, en azından bizim elimizdeki kısıtlı bilgiyle, doğru olmaz. Şüphesiz Afşin ile Dilek birbirlerine çok tutkulu, aşk dolu cümleler de yazdılar, ama bunlar, her zaman olduğu gibi, insan soyunun en çıplak, en heyecan dolu halini yansıtan bir tür ayna gibiydi ve doğrusunu isterseniz, her ikisi için de gayet samimi, gayet gerçekti. Yanılgı ise, çok daha tehlikeli bir yere, insan doğasının aynı anda birden çok duyguyu taşıyabilme eğilimine ilişkindi.

Birine aşıksak, herşeyin aşktan ibaret olduğunu düşünürüz, nefret ediyorsak herşey nefrettir, özlediysek o kişi sadece özlem demektir, kırgınlık baştan ayağa, yekpare kırgınlıktır, pişmanlıksa yalnızca pişmanlık. Böyle hissetmekle kalmayız, karşımızdakini de öyle hissediyor sanarız. Oysa gerçek bunun çok ötesindedir, ne kadar kuvvetli olursa olsun, gözümüzü ne denli kör ederse etsin, bir duygu başka birinin varlığını engelleyemez. Sevgi aynı anda kıskançlık da olabilir, cinsel istek aynı zamanda merak, ya da mesela kin aynı anda hırs demek olabilir, öfke kendisiyle iç içe geçmiş bir bağlanma arzusu… Hangisi önce gelir, hangisi hangi katmanda gizlidir, hangisinin anlamı hangisini bastırır çoğu zaman anlayamayız bile. İşte biraz da bunun için, her sözcük her ağızda başka bir anlama denk gelir.

Afşin’le Dilek arasında masmavi, simsiyah, kıpkırmızı kalemlerle doldurulmuş yüzlerce sayfa mektupla taşınan şey de sadece ilgiden ya da hızla yeşeren bir aşktan ibaret değildi. Gelin görün ki duygusal konularda babası Ali Mehdi’den kalma bir tür idraksizlikle malul olan Afşin için, bunu anlamak neredeyse olanaksızdı. Dilek, her mektupta Afşin’in geçmişine ilişkin daha derin sorular soruyor, Afşin bu soruların sebebine dair tek düşünce geliştirmeden, geçmişinin bütün saklı odalarını hiç sakınmaksızın ona açıyordu. Dilek’in neredeyse tamamı Afşin’in eski ilişkilerine dair olan sorularına hiç bir hesap yapmadan, geçmişte yaşadığı gibi ya da şimdi hissettiği gibi yanıt veriyordu. Sorular bir miktar etrafta dönüp dolaşıp yine en gözde konuya, Afşin’le Tülin’in birlikteliğine, nasıl tanıştıklarına, nasıl yaşadıklarına ama özellikle de nasıl ayrıldıklarına geliyordu. Afşin bir kaç kez bu tip şeyleri, özellikle de detayları yazmaktan rahatsız olduğunu söyledi, Dilek özür diledi ve durdu. Ama bu suskunluk en çok bir mektup kadar sürdü, ikinci mektupla beraber benzer sorular yeniden ortaya çıktı.

Afşin’e haksızlık etmeyelim, dışarıdan bakan bir göz de bu yazışmalarda sadece birbirini tanımaya çalışan iki insan görebilirdi. İlgi duyduğumuz, hatta aşık olduğumuzu itiraf etme noktasına geldiğimiz bir insanı merak etmemizden daha doğal ne olabilir? Dilek için de durum belki bundan ibaretti, olmayacak bir tesadüfle karşısına çıkan bu adamı tanımaya çalışıyordu, merak ediyordu, tanıdıkçe merakı artıyor, daha çok soru soruyordu. Bu masum sorulara verilen yanıtların, insan ruhunun en karanlık yerlerinden birinde, hiç akla gelmeyecek bir tuzağın istihkamını donattığını, hiç düşünülmeyecek bir bombayı kurduğunu ne Afşin ne de başka birisi tahmin edebilirdi.

Aynı günlerde Afşin, bir doğulunun Batıyla ilk tanışma deneyimini de yaşıyordu. Dilek Viyana’ya gelmesini, orada birlikte çalışabileceklerini söylemişti, hatta Afşin için bir kaç iş fırsatı da belirmişti. Ancak bunun için çalışma izni alması gerekiyordu ve bırakın çalışma iznini daha vizesini bile alamamıştı. Dünyamız hala böylesine tuhaf bir yer, bir gün bir ülkede seçim olur, faşistler iktidara gelir ve siz artık sevgilinizi göremezsiniz. Sınırlar, devletler, pasaportlar, sorgular, prosedürler… hepsi birden sizin o küçük kalbinizin pırpır etmesi dinmesin diye çalışmaya başlar. Tıpkı o zamanlar  Afşin’in hissettiği gibi, sanki tüm Avusturya devlet aygıtı yekpare bir hal almış, Afşin Dilek’e kavuşmasın diye uğraşmaktadır.

Vize işi bir kaç ay kadar uzadı, ama sonunda çok zorlanarak da olsa bir neticeye bağlandı. Üstelik hala iş görüşmesi için Afşin’i bekleyen bir şirket de vardı. Annesinden aldığı bir miktar borç parayla yolculuğun son detaylarını organize etti. Mektuplar bir hafta gecikmeyle gidip geldiğinden, artık gelemediği için kendisini suçlamaya başlayan Dilek’e tam bir tarih bildirememişti. Bir kaç kez telefon etti ancak ulaşamadı, telesekretere “geliyorum canım, gerçekten geliyorum” diye gülmeli, kıkırdamalı bir mesaj bıraktı. Yağmurlu bir kış ikindisinde, cebine annesinin verdiği, ona da onun annesinden kalmış olan küçük kehribar tespihi koyarak Viyana uçağına bindi.

— o —

Bu akşamlık da bu kadar, haftaya kaldığımız yerden devam etmek üzere, Afşin’e dinlettiğim bir başka türküyle başbaşa bırakıyorum sizi.

Bu bir Nevşehir türküsüdür. Kıvrak ritimlidir, ama oyun havası olmaktan ziyade bir dert nağmesidir. Çünkü tüm abdallar gibi “Anadolu Bülbülü” Avanoslu Selahattin Küçükdağ ağabeyimiz de acıyı, çileyi böyle dile getirmiştir. Önce onun kendi ağzından, taş plaktan dinleyelim.

Sonra da gelin, daha taze bir kayıta kulak verelim:

Bu yeni kaydı söyleyen ise, benim çok sevdiğim, sesini duymak için gurbet ellerde TRT radyoları kovaladığım sanatçılarımızdan biri, Hatice Kaçmaz’dır. Hatice kardeşimiz 17 Eylül 2014’te evlenme teklifini kabul etmediği gerekçesiyle, Orhan Munis adlı bir katil tarafından alçakça katledilmiştir.

Her ikisinin de mekanları cennet, devirleri daim olsun, nur içinde yatsınlar, bize yaşattıkları duygular, gözlerimizden akan yaşlar canlarına değsin.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar