Yar Kapısında Uyumak – 5

Into the Storm - Anthony Dunphy, Japonya - Akrilik, kağıt

Into the Storm – Anthony Dunphy, Japonya – Akrilik, kağıt

Babası Olle’den kalan son fotoğrafa bakılırsa, komşum bayan Gunilla kalemle çizilmiş denli güzel burnunu bu soluk benizli uzun yüzlü adamdan almıştı. Büyük olasılıkla seksenli yılların başında çekilmiş olan bu fotoğrafta Olle, kareli yeşil bir örtünün serildiği masaya dirseklerini dayamış sigara içiyor. Masadaki iki şişe Zeunert birasına bakılacak olursa, fotoğrafı o sırada yanında olan gemici arkadaşlarından biri çekmiş. Gunilla, o yıllarda ilkokula bile gitmeyen bir çocuk olmalı, henüz ailenin bir arada olduğu, haftasonları Högakusten’de pikniğe ya da anneanne Svea’yı ziyarete gidilen mutlu zamanlar.

Ne kötülüklerin ne iyiliğin sonsuza dek sürmediği bir dünyadır bu dünya. Bilirsiniz, özellikle iyi olanlar, pek kısa ömürlü olurlar. Güzel bir duygu, güzel bir an, güzel bir insan yakaladığınızda, daha onun güzelliğini tam kavrayamadan yüreğinizin kaygıyla titremeye başlaması bundandır. İyi olanın bitmesine hazırlarız kendimizi ve “kötü olanlar da bir gün bitiyor nasılsa” diyerek teselli buluruz. Gunilla, kendini hazırlamış mıydı bilemiyoruz ama, Olle ve Lena’nın gençlik yıllarından başlayan bir aşkla kurdukları bu mutlu aile tablosu çok kısa bir süre sonra, biraz acıklı bir şekilde son buldu.

Babası gibi bir denizci olan Olle, Baltık Denizi’ni turlayan dev feribotlardan birinde ikinci kaptanlığa atandığında tüm aile sevinç içindeydi. Aldığı ücret bir önceki işinde kazandığının neredeyse iki katına çıkmış, üstelik uzak yol derdinden de kurtulmuştu. Gunilla’nın hala tüm detaylarıyla anımsadığı o kutlama gecesinde şampanyalar patlatılmış, göl kenarındaki yazlık evin bahçesinde insanlar geç vakte kadar şarkı söyleyip dans etmişlerdi.

Gunilla için o geceyi unutulmaz kılan, eğlenceden daha çok, yazlık komşularının oğlu Olaf’tı. Eni konu küçük masum bir öpücük, Gunilla’ya saatler sürmüş gibi gelen, oysa sadece üç beş saniyeden ibaret bir dokunuş… Sanırım aşkı en iyi, ona dair bir fikrimiz olmadığında hissederiz. Evet belki de bu yüzden, Gunilla, o gecenin içinde yarattığı fırtınayı hiç ama hiç unutmadı.

Belki de.. Ya da belki de ailece geçirilen son mutlu yemek olduğu içindir de aynı zamanda. Ne acı, aşkın ilk sıcaklığını tattığı akşam, aslında yuvaya dair güvenin de son gecesidir. Hangisini seçmeli, hangisine ağlayıp, hangisine sevinmeli? Gunilla için de o denli kolay verilebilecek bir karar değil bu, yaşamı boyunca bir kaç kez bu açıdan düşündü o geceyi ve doğrusunu isterseniz bizim hissettiğimiz karmaşadan daha fazlasına erişemedi. Olaf’ı yıllar sonra yanıbaşında bulduğunda bile o geceye dair fikirleri hala netleşmemişti.

Çok değil, bir yıl sonra, Olle, Lena’nın karşısına geçip, kendi deyimiyle “dürüstçe” başka bir kadına aşık olduğunu, ondan ayrılmak istediğini söyledi. Geminin lokantasında çalışan Estonyalı genç bir kadına tutulmuştu. Lena, güçlü bir kadındı, ama ne yaparsan yapsın kırılan gururuyla baş edemiyordu. Yirmi yıl boyunca hiç sorunsuz, ya da kimbilir belki sadece sorun yokmuş gibi davranarak, ama ne fark eder, sonuçta ortada hiçbir sorun olmadan yürüyen bir beraberlik bir anda bitiyor, üstelik bu sadece Olle’nin ona “bitti” demesiyle oluyor. Gerekçesi ne olursa olsun… Hayır, ne olursa olsun değil, gerekçe önemli, hatta galiba en önemli şey bu gerekçe, bir daha asla dönülemeyecek olan yirmili yaşlardan bir kadın. Ah işte herkesin düşünmekten yorulduğu şeyler değil mi bunlar? Ve doğrusunu kimselerin bulamadığı? Ve sonunda hepimizin düşünmekten yorgun düşüp bir kenara bıraktığı?

Lena da öyle yaptı, bir kenara bıraktı. Bırakamayan Gunilla’ydı. Babasına neredeyse aşk derecesinde şiddetli bir tutkuyla bağlı olan küçük kız, gençliğinin ilk yıllarındaki yaşama motivasyonunu büyük oranda babasına duyduğu nefretten aldı. Çevresindeki hiç bir şey ona heyacan vermiyordu, Olaf bile. Neredeyse her gün babasının aileye ihanetini düşünüyor, buradan yarattığı mutsuzlukla tüm hayatını yeniden şekillendiriyordu.

Babasının eşyalarını toplamak için eve geldiği akşamdan sonra bir daha onu hiç görmedi. Onun tüm görüşme çabalarına olumsuz yanıt verdi. Bir süre sonra üzüntüsünü atlatan annesi Lena’nın çabasıyla biraz yumuşadı. Zamanla önce telefonda, sonra çok nadiren yüzyüze görüşmeye başladılar. Ancak Gunilla babasını hiç affetmedi. Buluşmalarında bir kez olsun genç karısını sormadı, hiç yokmuş gibi davrandı, hatta bir keresinde ona “seninle sırf annem üzülmesind iye görüşüyorum baba” demişti.

Gunilla’nın babasına karşı hisleri hiç yumuşamadı. Ta ki Olle, 1994 yılının Noel gecesi evinin salonunda kendini asarak intihar edene kadar. Olle’nin intiharı, Gunilla’yı başka bir gerçeklikle yüzleştirdi: babasının annesini terk ederek evlendiği Estonyalı genç kadına gerçekten aşık olduğunu anladı. 27 Eylül’ü 28 Eylül’e bağlayan gece, talihsiz büyük balık, Estonia gemisi Turku açıklarında sulara gömüldüğünde ölen 853 kişi arasında babasının eşi de vardı. Olle, bir gemi güvertesinde sigara molası vermişken tesadüfen tanıştığı bu kadına nasıl bir tutkuyla bağlıysa artık, onsuz bir yaşamı göze alamamış, sadece bir iki ay sonra, arkasında kızı Gunilla’ya yazılmış çok kısa bir not bırakarak ölümü seçmişti.

Aşk tüm çizilmiş planları, tüm kurulu düzenleri alt üst edecek denli şiddetli bir şeydir. Çok rezilce sonuçlara yol açsa bile, sırf cesur ve saf bir duygu olduğu için ona saygı duyarız. Güzel komşum bayan Gunilla’nın yaşamdan aldığı ilk acı ders de sanıyorum buydu.

…..

Şimdilik bu kadar… Bir gemici şarkısıyla başbaşa bırakıyorum sizi, bir zamanlar Danimarka ve İsveç arasındaki Kattegat denizinde batan meşhur Bluebird’ün ve orada yaşamını yitirdiği düşünülen genç Karl Stranne’nin öyküsüyle…

Yazarı Evert Taube’ye rahmet, dostumuz Sofia Karlsson’un sesine selamet…

Geceniz de gününüz de aşk gibi temiz, aşk gibi güzel olsun.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar