İslamcı Türkiye’nin Solcu Mimarları (*)

Laughing my fool head off - Stephen Gibb, Kanada - Y.boya, ahşap

Laughing my fool head off
– Stephen Gibb, Kanada – Y.boya, ahşap

Seviyesiz küfürbaz Karakaya’nın cenazesi İslamcı Türkiye’nin ulaştığı zirvenin net bir fotoğrafıydı. Minibüs şoförü düzeyinde bir üslup, alabildiğine cinsiyetçi bir dil, bırakın gazetecilik etiğini en temel insani sorumluluklardan bile nasibini almamış bir hal ve gidiş… Her yanından irin, her yanından haysiyetsizlik akıyor, neresine dokunsanız elinize necaset bulaşıyor. Ancak arkasından ağlayanları pek çok, gözyaşları, övgüler sel olmuş akıyor.

Memlekete kin ve nefretten başka bir katkısı olmayan bu küçük adamın arkasından ağlayanların islamcılarla sınırlı kalmaması, TSK’nin ve hatta islamcılara karşı sığınak bellenen CHP’nin bile ağlayanlar, saygı duyanlar arasına katılması bir tek şeyi gösteriyor : Türkiye’de islamcı iktidar artık bütün kurumlarıyla vücüt bulmuştur. Kendimizi dinciliğin daha ileri uygulamalarına ve hatta muhtemel bir şeriat anayasasına bile hazırlamamız gerekir.

Tabii ki damdan düşmediler. Bağıra çağıra, göstere göstere geldiler. Daha da fenası, solcuların bir kısmının canıgönülden desteği ile geldiler.

Boğaziçi Ünivresitesi’nde kafasına bez dolayarak türban özgürlüğünü savunan “solcu” oğlanlar dün gibi aklımda. Başka mekteplerde de benzer durumlar yaşanmıştı. Evet, Boğaziçi’ndeki kadar tuhaf olanı görülmemişti ama her yerde islamcılar türban özgürlüğü eylemleri yaparken yanıbaşlarında aynı “solcu” örgütler vardı. Şimdi o islamcılar kampuslerde “allahsız dinsiz” solcuları avlıyor, ODTÜ’ye haçlı seferi düzenliyor!

O zaman gençlerine “gidin devlete karşı islamcı kardeşlerinizle dayanışın” diyen örgütler şimdi “kahrolsun islamcı faşizm” diye feryat ediyor. Her devrin kadrolu solcusu bunlar ya hani, solculuğun tek kriteri de bunların abilerinin ağzından çıkanlar oluyor. İyi de birader onca yıl islamcılara teşne olmadığı için kemalist diye yaftaladığınız, faşist diye hakaret ettiğiniz insanların günahı neydi? Çıt yok!

Tıpkı şu şöhretli düşük Ümit Kıvanç gibi. Bu adamda azıcık utanma olsa Hasan Karakaya üzerinden esip gürlemeye kalkmazdı. Hasan Karakaya’ların iktidarı bu ahlaksızlar sayesinde kurulmadı mı? Her kritik dönemeçte iktidardan yana dümen kıvırıp solculara ağız dolusu hakaret edenler bu tetikçiler değil miydi?

Diğerleri de var isimlerini tek tek saymayacağım, suratları tükürük arsızı olmuş politik doğrucu entel takımı, son icraatları işte halının üstüne yapılmış gibi, orta yerde duruyor. Evet, islamcı Türkiye denen bu pislik islamcıların karnından çıktı. Ama ona ebelik edenler de bu sefillerden başkası değildi.

Bu Hasan Karakaya denilen rezil, bir akil adam değil miydi? Evet öyleydi. Yani? Yanisi tüm bu liberal kırma solcu takımının büyük umutlar bağladığı o heyetin bir üyesiydi. İyi de kardeşim ne diye şimdi arkasından saydırıyorsunuz? Bu adam sizin adamınız işte, bakın kimlerle beraber mesai yapmış “Türkiye’nin büyük barış projesi” için : Kadir İnanır, Baskın Oran, Murat Belge, Yılmaz Erdoğan, Lami Özgen, Celalettin Can, Mithat Sancar, Yücel Sayman, Oral Çalışlar, Kürşat Bümin, Lale Mansur… Bu isimler sizin elleriniz patlayana kadar alkışladığınız kişiler değil mi? Onların mesai arkadaşı Karakaya’nın günahı ne?

Şimdi başımıza barış havarisi kesilen Ahmet İnsel, Nilüfer Göle, Gençay Gürsoy yok mu yetmez ama evetçilerin arasında? Barış bildirisini okuyan DSİP’li hanımefendi, daha düne kadar AKP’yi eleştiren solculara hakaretler yağdırıp, açık açık AKP’yi desteklemiyor muydu? Peki öyleyse, o zamanlar omuz omuza savaştıkları Yiğit Bulut’un, Yavuz Bingöl’ün günahı ne?

Konuyu toparlayayım, Jean Genet’in yıllar evvel okuduğum bir makalesini anımsıyorum, başlığı “Açık düşmanı arıyorum”du. Kendini gizleyen düşmana duyduğu tiksintiyi ve nasıl da gerçek, pür düşmanı özlediğini anlatıyordu. İşte islamcı faşizmin pençesindeki ülkemizde de sanıyorum en zorlu işlerden biri bu : bunca sahte yüz, bunca dost görünümlü hain arasında açık düşmanı seçebilmek.

Bütün günahlar şeytanlaştırılmış tek bir figüre yüklenince, af buyurun, at izi it izine karışıyor. Nasılsa hepimiz aynı düşmana karşı mücadele ediyoruz, o zaman dostuz öyle mi? Hayır, düşmanımın düşmanı dostumdur sözü bizim coğrafyamız için geçerli değil. Her karışından bin türlü dönek ve hain fışkıran, en yukarıdaki ruhların en kolay satın alınabildiği bir ülkede en önce yapılması gereken ve hepsinden zor olan şey gerçek düşmanı aramak, onu açığa çıkarmaktır.

Şimdi bizimle beraber ah vah eden bu omurgasız sürüsünü yarın yine bize demokrasi dersi verirken görüseniz şaşırmayın. Bunların ideolojileri de, imanları da, davaları da, kavgaları da, insanlıkları da konjonktüreldir. Vicdanları satılık, akılları kiralıktır. Bu kokuşmuş haşerat sürüsü sadece güçlülerin tarafına üşüşür. Tıpkı Gezi’den sonra birer birer bizim tarafa geçmeleri gibi. Anımsayın, Aziz Yıldırım, İlker Başbuğ bile AKP’den dayağı yedikçe Nazım şiirleri okumaya başlamıştı, bunlar mı geri dönmeyecek! Bunun için “cepheyi genişletmek” adına geçmişte yedikleri herzeleri unutup onlarla ittifak etmek faydasızdır, anlamsızdır.

Tek yolumuz var: güçlü olmak ve düşmana galebe çalmak zorundayız; ahmaklardan, sülüklerden, hainlerden uzak, sadece kendi öz gücümüzle. Unutmamak lazım, bu topraklar dönek ve hain yetiştirdiği kadar yiğit devrimciler de yetiştirmiştir, daha da yetiştirecektir.. İşte bir de bunun için inanıyorum ki biz kazanacağız.

(*) RED Dergisi’nin Ocak 2016 sayısında yayınlanan yazımın çok küçük değişiklerle yeniden düzenlenmiş halidir.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiçbir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar