Aziz Sancar Olayını Anlamak

Aziz Sancar...

Aziz Sancar…

Aziz Sancar’a yönelik saldırıların ardı arkası kesilmiyor. İş önce kimi akademisyenlerin “Aziz Sancar mesajında Kürt sorununu dile getirmeliydi, bundan söz etmeyerek yanlış yaptı” demesiyle başladı, sonra eleştiri sınırlarını hayli aştı, her cenahtan insanların Sancar’a türlü hakaretler etmesine kadar uzandı. Kimi Cumhurbaşkanı ile görüşmesine kızdı, kimi Osmanlı tuğralı kravata takıldı, kimi ödülü TSK’ya teslim etmesine bozuldu. Bir bilim dalında Nobel almayı tivitırda takipçi kazanmak gibi birşey zanneden arkadaşlarımız Sancar’ın ne cehaletini bıraktılar, ne faşistliğini, hatta ne de yalakalığını.

Solcular istiyor ki en devrimci Aziz Sancar olsun.

Kürtçüler istiyor ki Aziz Sancar her lafın başında bismillah der gibi Kürt sorunu desin.

Ulusalcılar, milliyetçiler istiyorlar ki Aziz Sancar Türklükten başka bir şey konuşmasın.

Oysa Aziz Sancar sadece bir bilimadamı ve sadece bir biyokimyacı. Aldığı ödül de Nobel kimya ödülü.

Gelin görün ki yerli yersiz ahkam kesmenin gelenek halini aldığı bir toplumda yaşıyoruz. İnsanların yaptıkları işlerden ziyade hangi konuda nasıl fikir beyan ettikleri önemseniyor. Af buyurun, topluca laf ishali olmuş durumdayız. 

Oyuncular, şarkıcılar, mankenler kanaat önderi sayılıyor. Eş dost ilişkisiyle kapattığı gazete köşelerinden ahkam kesenlere entelektüel muamelesi yapılıyor. Çünkü artık gerçek bir “laf çağında” yaşıyoruz, bütün ünvanların, bütün rütbelerin yolu güzel laflar etmekten geçiyor.

İyi şoför müsün? İyi yazılımcı mısın? İyi hemşire, iyi biliminsanı, iyi devrimci, iyi yazar mısın? Boşver, iyi olmasan da olur, çünkü artık bunların bir önemi yok, önemli olan işimize gelecek, gururumuzu okşayacak bir iki laf edebilmendir. Bunun için tivitlerimizi layklayan iki takipçi uğruna herşeyi ve herkesi bir kalemde harcayabiliriz! Çünkü en güzel en etkileyici lafları biz ediyoruz…

Aziz Sancar için de aynısı geçerli. Memleketimizin yetiştirdiği en önemli biliminsanlarından birini sırf işimize gelmeyen laflar ettiği için cahil, yalaka ve hatta ahmak ilan ediyoruz! Bir bilimadamının Nobel kazanması onun her işi doğru bildiği anlamına gelmiyor, belli ki kendisinin de böyle bir iddiası yok, ancak entellektüel faşizmimiz öyle bir noktaya varmış ki bizden farklı düşünen bir kişiye Nobel’in sahibi bile olsa tahammül edemiyoruz. Ona yanıtımız hakaretler oluyor, geçmişini deşip hakaretlerimize gerekçe olabilecek bilgiler devşiriyoruz, dönüp daha coşkun bir biçimde hakaretlerimize devam ediyoruz.

Gerçekten insanlarla böyle iletişim kurabileceğimizi, fikrimizi, derdimizi bu şekilde anlatabileceğimizi mi düşünüyoruz? Bu kadar kör müyüz? Bu kadar mı kendi dünyamıza hapsolmuş haldeyiz?

Ağzından empati sözcüğünü düşürmeyenlerin Sancar’a saldıranların en başında yer alması gerçekten ironik. Aborjinler için bile empati talep edenler her nedense bunu Aziz Sancar’dan esirgiyorlar.

Sancar ömrünün yarıdan çoğunu yurtdışında geçirmiş bir Türk. Bir kazanova, bir mirasyedi, milletin parasını iç edip yurtdışına kaçan bir hırsız ya da sahte beyanlarla vatandaşlık kapmış bir hokkabaz değil. Bir bilim emekçisi ve hayatı boyunca da aynı aşkla aynı dürüstlükle işini yapmış. Bir an için kendinizi dünyanın öbür ucunda bir kentte, bir laboratuvarda yapayalnız çalışırken düşünün bakalım, ne hissedeceksiniz? Öyle üç beş günlük bir çalışmadan değil, yıllar süren bir gurbetten ve o gurbette yeni baştan kurmanız gereken bir yaşamdan söz ediyorum.

Her insan ayakta durabilmek için bazı moral değerlere ihtiyaç duyar. Bunların en başında aidiyet hissi gelir ve gurbetteyseniz bu duygunun önemi katbekat artar. Çünkü vatanınızdan ayrı, kültürünüzden, halkınızdan uzakta olmak yalnızlığın acısını artırır. Sayısız eksiklik, sayısız ihtiyaç duyarsınız. Bunlar bazen bir tas tarhanı çorbası kadar basit ve somut şeylerdir, bazense bir mezar ziyaretinde gelen hüzün ya da sokakta yürürken hissedilen güven kadar soyut. Çünkü gurbette olmak aynı zamanda yabancı bir dünyayla çevrili olmak, çoğu zaman ikinci sınıf insan muamelesi görmek demektir.

Bu durumdaki bir insanın bazı ulusal değerlere sarılmasından daha doğal ne olabilir? Pek çoğunuz yaşamamış olabilir, ben yaşayanlardan biriyim, her gün sırf Türk olduğunuz için küçümsendiğiniz, düşmanca karşılandığınız bir dünyada bir süre sonra Türklük sizin tutunabileceğiniz tek dal haline gelir. Çünkü Türk olmak da Alman olmak gibi, Rus olmak gibi, Çinli olmak gibi “herhangi birşeydir”, birinin birine üstünlüğü yoktur ama, bu size ait olandır, siz istemeseniz de sizin kimliğinizi tayin eden, varlığınızı belirleyendir. Evet, tekrar edeyim, siz istemeseniz bile, bu böyledir. Yani, Aziz Sancar’ın ulusal aidiyetine sahip çıkması ve kendini bu şekilde ifade etmesi ne sonradan uydurulmuş bir tavır ne de birilerinin gözüne girme çabasıdır. Zaten kendi çalışma alanında dünyanın en yüksek rütbesine ulaşmış bir insan neden böylesi şeylere gereksinim duysun ki?

Gelelim “Aziz Sancar neden bizim istediğimiz gibi davranmadı” şeklindeki sorulara.

Öncelikle şu Kürt sorunu konusuna bir bakalım. Açıkça diyeyim, bunun tek açıklaması şımarıklıktır, hatta şımarıklıkta ulaşılmış son noktadır. PKK/HDP sadece solcuların değil herkesin kendi ajandasına tabi olmasını, af buyurun, kendisine yağ çekmesini istiyor. Bu nasıl bir küstahlık, bu nasıl bir cüret? Avrupalı lobici abilerinden, ABD’ci vakıflardan falan öyle bir gaz almışlar ki “uluslararası alanda biz ne dersek o olur” diyecek kadar küstahlaşmışlar. “Biz ki Jijeklere, Negrilere, Pamuklara falan bildiriler imzalatıyoruz, Aziz Sancar sen kim oluyorsun da bizim ajandamızı yok sayıyorsun” diyorlar. Medyada ve sosyal medyada terör estiren, en küçük eleştiriye “faşist, Kürt düşmanı, ırkçı” diye saldıran memurlarına öylesine güveniyorlar ki Nobel ödülü alan birinin onların kirli savaşını görmemesi zorlarına gidiyor. Asıl niyetlerinin ne olduğu ise en azılı AKP destekçisi liberallere alkış tutup Sancar’a küfür etmelerinden anlaşılıyor. Bu konuda konuşmak faydasız lakırdıdır, geçiyorum.

İkinci olarak hocanın tavırlarına bozulan bizim sol cenahtan arkadaşlarımız var. Burada da kendimize karşı olabildiğince dürüst olmamız lazım: kabahat Aziz Sancar’da değil bizdedir. Bu, başımıza gelen çok vahim bir algı kaymasının, ırkçılıkla mücadeleyi Türklerle ve Türklükle mücadele gibi algılamamızın doğal sonucudur. “Türklük devletin kullandığı bir terminolojidir, o halde kirlidir, yıkılmalıdır.” Bu düz mantıkla yürüttüğümüz siyasetin doğal sonucu Türk olduğunu ifade eden, kendini öyle tanımlayan milyonlarca insanı kendimizden alabildiğine uzaklaştırmamızdır.

Bunu defalarca yazdım, bir kez daha tekrar edeyim, Türklük, Kürtlük ya da başka bir milliyet bizim için gurur duyulacak bir şey olmadığı gibi mücadele edilecek bir şey de değildir. Ancak biz yıllardır hala solcuların mitinglerinde Türk bayrağı olmalı mı olmamalı mı onu tartışıyoruz. Ülkenin ezici çoğunluğunun meşru sembol kabul ettiği bayrağı biz kötü bir işaret, politik bir sapma gibi algılıyoruz, olacak iş mi bu? Bu kafayla hangi halka yönelik siyaset yapacaksınız, sözlerinize kimi inandıracak, kimi kapsayacaksınız?

Avrupa’nın en güçlü ve siyasi olarak en dik komünist partilerinin binalarında, eylemlerinde ulusal bayrakları görmek son derece doğaldır.  Peki biz neden otuz beş yıldır 12 Eylül sendromunu üzerimizden atamıyoruz? Gezi’de hep beraber gördük, ülkenin en dinamik kesimleri, muhalefetin bir göstergesi olarak Türk bayrağını sallıyordu. Bundan neden rahatsız oluyoruz?

Neden biliyor musunuz, devletle mücadeleyi halkla, -üstelik de halkın en kalabalık kesimiyle- mücadele etmekle karıştırıyoruz. Ortak değer olarak kabul edilen şeylerle kavga etmeyi bıraksak, belki enerjimizi gerçekten sınıf mücadelesine, laiklik mücadelesine, aydınlanma mücadelesine verebileceğiz. O zaman bir insanın kendini Kürt ya da Türk olarak ifade etmesi bizi rahatsız etmeyecek, asıl o lafın devamında ne söylediğine bakacağız… Ve belki gerçekten Aziz Sancar gibi sembol isimlere devamını da söyletebileceğiz. Demokrasi dedirtebileceğiz, insan hakları dedirtebileceğiz hatta kimbilir belki işçi sınıfı bile dedirtebileceğiz. Geçmişte pek çok biliminsanına bunu söyletebildiysek bugün neden söyletemeyelim?

Aziz Sancar önemli bir örnektir. Onun ve daha pek çok parlak beyinli insanımızın Türkiye gerçekliğine dair bir bilgi eksikliği varsa bu bizim suçumuzdur, Aziz Sancar’ın tavrı bizden yana değilse bu da yine bizim eksiğimizdir. DNA’nın yapısını anlamayı başarmış bir beynin bizim sosyal sorunlarımızı anlamaktan aciz olduğunu düşünmek aymazlık olur.

Türkiye sol için muhteşem olanaklar barındıran bir ülke. Ancak bunları kullanabilmemiz için en önce komplekslerimizi ve önyargılarımızı aşmamız gerekiyor. Etiketlerle değil analitik yöntemlerle düşünmeyi bilmemiz, daha çok okumamız, daha çok öğrenmemiz ve ezberlerimizin üstüne korkusuzca gitmemiz gerekiyor. Bir ülkenin yetiştirdiği sembol isimlere, değerlere küfür etmek silik ve şahsiyetsiz hareketlere yakışır. Özgüveni yerinde, kişilikli ve mücadelesinin doğruluğuna inananlarsa anlamayı, konuşmayı ve tabi ki kapsamayı denerler.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar