Yar Kapısında Uyumak – 3

Ådalen, 1931

Ådalen, 1931

Zavallı bayan Gunilla! Sürekli çamaşırhane sırasını kaydıran, her hafta garip kokulu sabunlarla merdiven boşluğunu silen ve bir sonbahar günü elinde bir tas çorba ile kapısına dayanan tuhaf komşusu, tüm bunlar yetmezmiş gibi, şimdi de paspasın üzerinde uyurken bulduğu eski sevgilisini evine buyur ediyor!

Kentin büyük hastanesinin enfeksiyon servisinde çalışan Gunilla, öyle pek hijyen takıntıları olmamasına rağmen, komşusundan gelen ve daha önce hiç görmediği bu şekerli çorbayı azıcık tadına baktıktan sonra dökmeyi tercih etmişti. Aslında daha en baştan bu ikramı geri çevirebilir, hatta hazır fırsatını bulmuşken bu gereksiz derecede samimi kara adama çamaşırhane sırasına biraz daha özen göstermesini söyleyebilirdi. Ancak, hemşirelik mesleğinden gelme bir kısım deneyimler sayesinde Türk olduğunu anladığı komşusunu, yine bir tür hemşirelik güdüsüyle geri çevirmedi: adam, sırıtırken bile ağlayacakmış gibi bakıyordu; bakışları, sanki ona bir tas çorba uzatan değil de ondan bir parça ekmek isteyen yavru bir köpek gibiydi. Tombul beyaz parmaklarıyla çorba kasesini alıp teşekkür etti. Kapıyı kapatıp içeri geçerken komşusu hala dış kapının önünde bunun bir çorba olmadığını, evde ne varsa ondan yapılan bir tatlı olduğunu, Allah için yapıldığını falan anlatıyordu. O kadar çok konuşmuştu ki Nuh peygamberle ilgili birşeyler söylemeye başladığında Gunilla artık dayanamayıp ağzında hızlı hızlı bir iki teşekkür sözcüğü daha geveledikten sonra kapıyı komşusunun suratına kapatıverdi. 

Gunilla, böylesi erkekleri asla çekici bulmaz, onun için acımak, bir duygu olarak, özel yaşamıyla değil göreviyle ilgili bir yerde tasnif edilmiştir. İçinde böylesi şefkat hisleri boy vermeye görsün, bir anda sadece teknik yönergeleri uygulayan birine dönüşür. Hastanın tansiyonu normal mi, bu sabah nasılsınız, değerleriniz iyi görünüyor, damar yolunuzu açalım, beraber yürüyebiliriz, sonda takılacak, yatağınızı kaldırmak ister misiniz, ağrı kesici için kırmızıya basın…

Aslında belki tersi de mümkündü. Ancak, tıpkı Afşin gibi, ya da biraz hepimiz gibi, Gunilla da bir miktar kendinden önceki kuşakların yazdığı bir kaderi yaşıyordu. Evet, şüphesiz yaşam büyük oranda kendi ellerimizle şekillendirdiğimiz bir şeydir, buna itiraz ettiğimi sanmayın. Ama bazı küçük noktalar, özellikle en kör, en karanlık olanlar, tıpkı Afşin’in dedesinin o marazi aşk hali gibi, sanki bir tür genetik olanaksızlık olarak üzerimize işlenirler. Aşamayıp da kader dediklerimiz, kimbilir, belki de bunlardır.

İşte Norrköping Hastanesi’nin en başarılı hemşiresi Gunilla da yaşamın bir bölümünü, galiba en çok da şu söylediğim, şefkatle, acımayla ilgili bölümü, anneannesinden kalan bir parça gibi yaşıyor olabilir.

Üç kuşaktır tam bir göçmen hayatı yaşayan Afşin’in aksine Gunilla, insan aklının kaydedebildiği zamanlardan beri, tüm Botnia Körfezi’nin belki de en güzel yeri olan Höga Kusten’de yerleşik bir yaşam sürdüren köklere sahip. Hatta Gunilla’nın dedelerine ve ninelerine soracak olursanız Höga Kusten, sadece Botnia körfezinin değil, tüm Dünyanın en güzel yeridir. Dünyanın bu cennet köşesinde, ta Lapland’dan kalkıp gelen Ångerman nehrinin Baltık’a kavuştuğu noktada, yüzlerce kilometreyi bulan kayalık sahillerin üstündeki çayırlar, bahar gelince üzerinde kelebeklerin, minik kuşların, arıların ve türlü böceklerin dans ettiği çiçeklerden ve topraktan isyan eder gibi fışkıran otlardan yapılma bir dans pistine döner. Tıpkı takvimin 1931 yılının Mayıs ayının ondördünü gösterdiği o perşembe gününde olduğu gibi.

Nehrin denize kavuşmadan önce oluşturduğu vadiye  Ådalen denir. O zamanlar vadi boyunca kurulu ağaç işleme fabrikaları sadece Ådalen’deki onlarca köyün değil daha kuzeydeki ve daha güneydekilerin, daha büyüklerin ve daha küçüklerin ve hatta sadece iki evcikten oluşanların bile başlıca geçim kaynağıydı. 1930 yılında işverenler, pazar koşullarını gerekçe göstererek, ücretleri düşürme kararı aldılar. İşçiler zaten çok zor koşullar altında çalışıyorlardı, bu kararı kabul etmediler, önce bir iki fabrikada başlayan grev zamanla tüm bölgeye yayıldı.

Nehrin ve denizin buzları eriyip de sevkiyat mevsimi gelince Graningeverken şirketinin patronu Bay Versteegh’in telefonları durmaksızın çalmaya başladı. Avrupanın her yanından müşteriler ağaç hamuru, selüloz ve kereste soruyorlar, her telefon, Bay Versteegh’in haftalardır çalmayan vardiya düdüklerine bir kez daha lanet etmesine yol açıyordu. Graningeverken itibarlı bir işletmeydi, müşterilerini bu şekilde yüzüstü bırakamazdı. Sonunda Bay Versteegh “onlarla olmuyorsa başkalarıyla çözerim” dedi ve nehrin güneyinden bir yerden topladığı adamları, grevi kırmak için bir gemiye bindirerek Ådalen’e getirdi.

Aralarında komşum Gunilla’nın dedesi Karl’ın da bulunduğu işçiler bu duruma çok sinirlendiler. Ådalen’in her yanından binlerce işçi Kramfors’ta toplandı ve grev kırıcıların yerleştiği Lunde mahallesine doğru yürümeye başladı.Tıpkı Meşhed’deki ayaklanmayı bastırmaya polis yetmeyince duruma Şah’ın ordusunun el koyması gibi, Ådalen’de de polis işçileri zapt edemeyince Kraliyet Ordusu göreve çağrılmıştı.

İşçiler, önde kızıl bayraklar ve Enternasyonal’i çalan bando ile Lunde’ye girdiler. Tarihin gördüğü ender güzellikte anlardan biriydi, o denli muhteşem, o denli büyüleyiciydi… Toprak yolun iki yanında uzamış otlar, mor sümbüller, nergis çiçekleri, kızıl bayraklar gibi kızıl gelincikler.. En önde kocaman memeli, kocaman elli, beyaz elbiseli kadınlar ve işçi babalarının pantolonlarından bozma kısa tulumlarıyla çocuklardan oluşan beş on kişilik bir barış heyeti, hemen arkalarında o kadınların uçsuz bucaksız dizlerine yatırıp, o kocaman elleriyle ve uykusuz gözleriyle üzerlerine sendikaların, partilerin adını işlediği kızıl sancaklar, onların peşi sıra siyah giymiş, beyaz giymiş, kravatlarını takmış, kızıl fularlar bağlamış, karıları gibi, yoldaşları gibi kocaman elli, boylu poslu, yanık yüzlü adamlar. Hülasa, emeğiyle kazanıp emeği için kavga eden insan soyunun dünyanın her yerinde görülebilecek denli sıradan ve bir o kadar olağanüstü, bir o kadar kutsal, ayağa kalkmış hali.

En önde iki üç tane atlı süvari, arkada otların çimenlerin arasına mevzilenmiş piyadeler, kum torbaları, makineli tüfekler. Tam yüz on yedi yıldır kurşun sıkmamış olan Kraliyet Ordusu bu anı beklemiş gibi heyecanlı ve gergindi. Kime karşı? Köylerinde kendilerini bekleyen ana babalarından, kardeşlerinden bir farkı olmayan bu kavruk insanlar şimdi üç taçlı yüce kraliyet sancağının gerçek düşmanlarına dönüşmüştü. Gerçek düşmanlar, gerçek düşmanlara karşı hazır olmalıyız!

Süvariler atlarını tozu dumana katarak en öndekilerin üzerine sürdüler. Çocuklar ve kadınlar atların altında kalmamak için kaçıştılar. Onların arkasındaki dev kızıl flamaları gören atlar duraksayıp ürktü, işçiler durmadı, limana ineceklerdi, bando susmadı, hiçbir şey olmamış gibi Enternasyonal’e devam etti, tam nakaratın ikinci tekrarında, ve tam ikinci dizenin başında, silahlar patladı. Karnından vurulan biri yere düştü, sonra bir başkası başından vuruldu…

O günlerde henüz yirmili yaşlarında genç bir hızar işçisi olan Karl, kortejin arkalarında bir yerdeydi. İnsanların bir kısmı korkuyla kendini yol kenarındaki sulama kanallarına, çayırlara attılar, ama çoğunluk durmadı. Kardeşleri bir bir vurulurken işçiler durmuyordu, gerçekten de şarkıda söylendiği gibi “bu kavga en sonuncu kavgaydı artık”. Karl yürümekle kalmadı, başından vurulan uzunca boylu işçiyi görünce öfkeden çılgına döndü. Bu adamı bir keresinde sendika binasında şiir okurken izlemişti, onu Sollefteå’daki yetimhaneden tanıyan arkadaşları vardı, çok dürüst bir adam diyorlardı, ve şimdi askerler onu başından vurmuşlardı öyle mi? Kurşun yağmuru altında koşarak en önlere kadar ilerledi. Müzisyenlerin bir kısmı vurulmuş, bando susmuştu, şimdi sadece feryatlar ve çığlıklar duyuluyordu.  Bir de Karl gibi bahçe çitlerini yıkarak, siper almış askerlere doğru koşan işçilerin bağırmaları.

Karl askerlerden birininin yakasına yapışıp yerden kaldırdı, “katil” diye bağırıyordu, “katil, katiller”. Asker Karl’ın elinden kurtulmaya çalışırken bir silah patladı, omzundan vurulan Karl oracıkta yıkılıverdi.

Masmavi gökyüzü altında kaç el silah patladığını kimse bilemedi. Neden sonra, bandodaki sarışın trompetçi ateşkes borusu çalmayı akıl etti ve bu sayede artık hiç bitmeyecekmiş gibi bir hal alan mahşer bir son buldu.

İşte Gunilla’nın anneannesi Svea ile dedesi Karl bu can pazarında tanıştılar. İşçiler, ölülerini topladılar, askerlerle itiş kakış içinde sendika binasına doğru yola koyuldular. Ancak yaralılar tutuklanmaktan korktukları için doktora gidemiyordu. Svea, Karl’ı bir kayın ağacının gölgesinde baygın yatarken buldu. Güçlü kuvvetli bir kadındı, yarı baygın bir haldeki Karl’ı bahçedeki küçük kulübeye kadar sürükleyerek taşıdı. Karl’ın iyileşmesi sandığından kısa sürdü. Ağustos ayı geldiğinde kolunu kullanmakta hala biraz güçlük çekse de artık çalışabiliyordu, ve daha önemlisi, Svea’ya bakışları bambaşka bir hal almıştı.

……

Efendiiim, komşum Gunilla’nın ve onun paspasında yatan aşığı Afşin’in öyküsüne haftaya devam edeceğiz. Şimdilik, o gece Afşin’e dinlettiğim üçüncü şarkıyı bırakıyorum size. Souad Massi söylüyor, iyilik ve kötülük…


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar