Silahlı mı Direneceğiz, Silahsız mı?

Muppet weapon trap - Simis Gatenio, Yunanistan

Muppet weapon trap – Simis Gatenio, Yunanistan

Savaş kirletir. Kirli başlamasa bile kirlenir, kirletir. Bunun için, çok ender görülen istisnalar dışında, temiz bir savaş yoktur.

Savaşın belki de en kötü yönlerinden biri zamanla sizi düşmanınıza benzetmesidir. En çok nefret ettiğinize benzemeye başlarsınız, hem de onun iyi taraflarına değil, en kötü yönlerine benzersiniz.

Bizim tarihimiz uzun bir mücadelenin tarihidir. Başını Türkiye solunun çektiği eşitlik ve özgürlük mücadelesi bugün onlarca farklı örgüt tarafından yürütülüyor. Bunların ayrışma sebepleri pek çoktur.

Ama işin ta en başında en temel ayrışmalardan biri “silahlı mı silahsız mı” sorusuna verilen yanıtla yaşanmıştır. Devrimciler takiye yapmayı bilmezler, kitaplarında ikiyüzlülük bir taktik olarak bile yer bulmaz. Bunun için ortaya bir soru geldi mi herkes ona dürüstçe, inandığı gibi yanıt verir. Silahlı mücadele konusu da böyle olmuştur. Silahlı mücadele diyenler, gerçekten de silaha sarılmış, çeşitli fraksiyonlardan pek çok örgüt yolunu böyle çizmiştir.

Geçmişte silahlı mücadeleyi seçen devrimcileri tamamen haksız bulduğumu düşünmeyin. Burjuvazinin zor aygıtı olarak devlet bazen işleri öyle bir noktaya getirir ki size silahtan başka bir seçenek bırakmaz. Nitekim, ezilenlerin tarihinde pek çok meşru silahlı direniş vardır.  Buradaki en kritik soru, silahsız direnme olanaklarının tamamen tükenmiş olup olmadığı, bunlarda son noktaya kadar varılıp varılmadığıdır. Bu soruya yanıtınız evet olsa bile, bu sefer başka bir yaşamsal soruya, “gerçekten silahla bir şey başarılabilir mi” sorusuna yanıt vermeniz gerekir. Türkiye ve dünya tarihi nadiren böylesi momentlere şahit olmuştur. Onun için bundan 40-50 yıl önce silahı seçmiş olan devrimcilerle bugün sosyal medyada atıp tutan, hayatında namlu görmemiş sahtekarlar arasında fersah fersah fark vardır. dünküler, sonları ne olursa olsun, tarihe onurlu devrimciler olarak geçmiştir. Bugünün kofti kabadayıları ise “porovokatörler” olarak anılacaktır.

Öte yandan, gerekçeleriniz ne kadar akılcı ve ne denli ahlaki olursa olsun silahın olduğu yerde dengeler değişir, şu ya da bu biçimde kirlenme başlar. Çünkü en önce güvenlik ve gizlilik gerekir. Gizliliğin, kapalılığın hakim olduğu yerde ise değerler bir bir rafa kaldırılır, kararlar, yönetenler, eylemler sorgulanamaz hale gelir. Akıl ve ahlakla yaratılmış olan o kadim değerlerin yerini yavaş yavaş tabular almaya başlar. Özgürlük, eşitlik, adalet gibi kavramlar yerini “şehitlik” “ihanet” gibi kültlere bırakır.

İnsan kanıyla beslenen bir düzenin değerleriyle ne kadar da “aynı” değil mi? İşte şimdi yıkmaya çalıştığınız kapitalist devlete benzemeye başladınız bile.  Yeryüzünün karanlık tarafına hoşgeldiniz.

Elinde silah tutan örgütler “daha iyi bir düzen için” sizden canınızı feda etmenizi istiyor. Canını feda edenlere şehit denilip kutsal bir kata taşınıyor, feda etmeyenler, ya da bu akıl dışılığı sorgulayanlarsa hain ilan ediliyor, hakarete maruz kalıyor ve hatta öldürülüyor. Muhteşem bir manzara değil mi? Cihad safsatalarıyla insan ruhunu esir alan islamcılar, kapitalistlerin çıkarlarını “vatan” diye pazarlayan devletler yetmiyormuş gibi bir de bu “muhalifler” var artık insanlığın yakasında!

Bugünün dünyası ve bugünün Türkiyesinde silahlı mücadele, silahlı eylem tutulabilecek en yanlış yoldur. Halkın en az %40’ının diktatöre karşı açıkça direnme potansiyeli gösterdiği bir ülkede kalkıp hala silahlı mücadeleden söz ediyorsanız ya çok hayalcisinizdir ya da kötü niyetli. Türkiye toplumunun her katmanı, solun hala kullanamadığı, hatta henüz yanından bile geçemediği sivil direniş olanakları ile doludur. Geniş işçi havzalarında boy veren direnişlerin yanına yaklaşamayan solcuların kalkıp silahtan bahsetmesi akıl dışıdır.

Bunun en önemli sebeplerinden biri son günlerde yaşanan kayıplar olmalı. İslamcı terör saldırılarında kaybettiklerimizin acısı pek çoğumuzu böylesi radikal söylemlere itiyor olabilir. Aynı şekilde Kürdistan’da iki kirli aktör arasında yaşanan savaşın da bunda bir etkisi olabilir. PKK tarafının sivil kesiminde yer alanların söylemi PKK’yi o denli yüceltiyor ki özellikle Türkiye solunun tartışma tarihini bilmeyen genç arkadaşlarımızda kafa karışıklığı oluşabiliyor.

Oysa türkiye solu silahlı mücadeleyi yıllar önce tartışmış, ve zaman, “silahsız” yolu haklı çıkarmıştır. 1970’lerin en önemli devrimci gücü olan Devrimci Yol’un liderleri hala hayattalar ve en başarılı işlerin silahla değil halk katılımıyla, kitlelerin meşru desteğiyle yapılabildiğini söylüyorlar.  Bir diğer önemli devrimci kanal, TKP/TİP/Kıvılcım gelenekleri ve onun devamı olan örgütler de benzer şeyleri söylüyorlar. 12 Eylül darbesi ve SSCB’nin yıkılışının ardından yaşananlar silahlı direnişi değil, sivil kitlelerin aktif desteğini hedefleyen bu görüşleri haklı çıkardı.

Bugünlerde, geçmişte ya da şimdi yaşamını yitiren devrimciler üzerinden yeniden şehitlik kültünün inşa edildiğini, silahlı kavgaya girmeyenlerin veya silahı kategorik olarak reddedenlerin açıktan ya da zımni biçimde aşağılandığını, hain ilan edildiğini görüyoruz. Üstelik bunu yapan artık örgütler de değil, sosyal medyanın türedi devrimcileri, ne idüğü belirsiz sanal şahsiyetler bile böylesi laflar ediyorlar. En son aylar önce povokasyonlarıyla maruf bir “Beşiktaş gerillasını” teşhir etmiştim. Tivitırdan attığı mesajlarda açıkça “Neden Birleşik Haziran Hareketi’nin Kobane’de savaşan gerillası yok, siz samimi değilsiniz” diyordu. İşte bunun tek bir adı vardır, siz rahat minderinizde otururken halk çocuklarına böyle gaz vermeye kalkmak tek kelime ile alçaklıktır.

Devrimci bir mücadele için ölenlere saygı duymak elbete boynumuzun borcudur. Ancak, bugünün Türkiye’sinde genç insanlara rol model olarak “şehitliği”, yani ölümü sunamayız, sunmamalıyız. Genç insanlar düşünü kurdukları dünya için yaşayarak mücadele etmeliler, biz de onlara bunu vaz etmeliyiz. Bizim çocuklarımızın, bizim kardeşlerimizin canının hiç değilse bir cemaatçi, bir dinci kadar değeri yok mu? Bu ülkeden bu kadar çok devrimci, bu kadar çok solcu mu yetişiyor ki onları böyle kolayca heba edelim? Gezi Direnişi’nde kaybettiğimiz kardeşlerimizin acısı hala yüreğimizde, hangi büyük dava, ne tür bir kazanım onları geri getirebilir? Kuracağımız güzel dünyanın bedeli kardeşlerimizin kanı, analarımızın gözyaşı olamaz, olmamalıdır.

Çünkü en evvel, her can kıymetli ve kutsaldır. Ancak bir devrimcinin canı ve sağlığı çok daha değerlidir. Çünkü o yaşadığı sürece daha güzel bir dünya için mücadele verecektir. Üstelik silahlara karşı mücadelenin yolu bu olamaz, elinize silah alarak silahları susturamazsınız.

Daha kötüsü ise nedir biliyor musunuz, silah bir süre sonra aklınızın yerini almaya başlar. Bilincin yerine paranoya, mantığın yerine refleksler geçer. Hedef tayin edemezsiniz ve bir de bakmışsınız ki namlunuzun ucu kendi yoldaşlarınıza dönüvermiş, tabi bundan önce yoldaşlarınızınki size dönmediyse! Türkiye’de kendine devrimci diyen kimi örgütlerin tarihine bakın, savaştıklarını iddia ettikleri devlet güçlerinden çok kendi yoldaşlarını ya da diğer solcuları, devrimcileri öldürmüşlerdir (*).

Tartışmaya yer bırakmayacak denli açıktır: Türkiye tarihinin en büyük iki kalkışmasının ikisi de silahsızdır, güçlerini silahsız olmalarından ve kitleselleşebilmelerinden almışlardır. Biri, 15-16 Haziran 1970 tarihindeki büyük işçi kalkışmasıdır, diğeri ise hepimizin bildiği Gezi Direnişi. Bugün tutmamız gereken yol da bu direnişlerin bize bıraktığı mirasın yoludur. Çünkü ölerek, öldürerek değil, ancak yaşayarak ve yaşatarak kazanabiliriz.

(*) Bu konuyu en iyi bilen isim hiç kuşkusuz Aytekin Yılmaz. Yılmaz’ın Yoldaşını Öldürmek adlı kitabını okumanızı öneririm. Kitaba dair benim kaleme aldığım yazı için tıklayın.


Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için
Twitter : @DeliGaffar
Facebook : Gaffar Yakınca
Instagram :  deligaffar