Sol Kirli Savaşın Bir Tarafı Olacak mı?

Dogs of War (Savaşın Köpekleri) - Finn Stone, İngiltere - Heykel

Dogs of War – Finn Stone, İngiltere – Heykel

Bu ciddi bir soru. Çünkü bu sorunun yanıtı aynı zamanda Türkiye’nin gelecek yirmi yılnda “sol” denilebilecek bir siyasi kulvar olup olmayacağının da yanıtı.

Peşinen şunu söyleyelim, sosyalizm ve devrimcilik en önce ve mutlaka ilkelerle var olabilen siyasi akımlardır. Herhangi bir liberal ya da sağcı hareket ilkeleri olmadan ya da bugün dediğini yarın inkar ederek de yaşayabilir. Ancak solcuysanız bir dizi temel ilkeyi her zaman her işin en başına yazmanız gerekir.

Bu yaşamsal ilkelerden biri genel anlamda savaşa karşı olmak, barıştan yana olmaktır. Çünkü dünyadaki savaşların büyük bölümü kirlidir. Savaşı meşru kılacak koşullar gerçekten çok nadiren oluşur. Kural basittir, ancak işgalcilere ve emperyalistlere karşı vatanınızı savunuyorsanız o savaş meşru bir savaş haline gelir, kirli savaş olmaktan çıkar. Bizim için bunun dışındaki tüm savaşlar kirlidir.

AKP kirli, peki PKK?

Gelin şimdi taraflarından biri PKK diğeri ise AKP olan bizdeki savaşa bir bakalım.

AKP tarafı Oslo’da yaptığı anlaşma ihlal edildiği için savaşı başlatan taraftır. Konu vatandan ziyade başka hesaplarla ilgilidir. Dolayısıyla kendince kutsadığı bu savaş aslında son derece şaibelidir. Savaşı yürüten silahlı personel bile bu işin farkındadır, cenazelerde isyan eden subaylar bunun göstergesidir.

Bu kısım tamam, solcuların kafası AKP’nin cürümleri konusunda net. Ancak aynı netlik maalesef PKK için söz konusu değil. Türkiye sosyalist solunda PKK’nin yürüttüğü savaşı meşru görme çabası yaygın bir eğilim. Daha önce de yazdım, sosyalist sol bu konuda suskun. Oysa PKK’nin savaşı AKP’ninkinden daha temiz değil.

Herşeyden önce PKK, en büyük bedeli temsil ettiğini iddia ettiği Kürt halkına ödetiyor. Karayılan’ın Kalkan’ın açıklamaları gerçekten korkunç. Kullandıkları ağzın Davutoğlu’nun Erdoğan’ın üslubundan bir farkı yok: Onlar kutsal bir dava yürütmektedirler, bu dava için bir miktar Kürdün ölmesi normaldir!

Tüm ideolojisini silahlı mücadele ve şehitlik kültü üzerine kuran bir yapı hiçbir koşulda temiz kalamaz. Devlete gücünü ispatlamak için Kürt şehirlerini savaş alanı haline getirmekten çekinmeyen, hiçbir uluslararası sözleşmeye uymayan pusu silahları kullanan, sivilleri öldüren, adı uyuşturucu trafiğiyle birlikte anılan, 13 yaşındaki çocukları bile silah altına alıp savaştıran bir örgütten söz ediyoruz(1). Bu örgütün yürüttüğü savaş nasıl olur da temiz olabilir?

Bir de tabi PKK’nin uluslararası siyasetteki konumu var. Açık ki PKK, ABD’nin hem Türkiye’yi, hem Barzani’yi ve belki de başka bazı aktörleri terbiye etmek için kullandığı bir sopa işlevi görüyor. Her açıklamasında “arabulucuları” çağıran PKK’nin ABD açısından bölgesel işlevini görmemek sadece saflıkla açıklanamaz.

Hülasa, birisi NATO’ya bağlı olan, diğeri ABD ile uzun yıllardır gizli kapaklı ilişkiler kuran iki gücün savaşı tabi ki kirlidir ve solcular bunu bilerek tavır almak zorundadır.

Solcular olmadan olmuyor!

Dünyanın neresinde olursa olsun büyük projeler solcuların siyasi desteği olmaksızın yaşama geçirilemez. Çünkü sol, tüm dünyada hala ezici bir moral üstünlüğe sahiptir. Özal ülkeye neoliberalizmi solcuların fikri desteği ile sokmuştur. Aynı şekilde, AKP Türkiyesi de bir miktar solcunun desteğiyle kurulmuştur. “Yetmez ama evet” bu desteğin en tipik örneklerinden biridir.

Çözüm süreci adıyla yürütülen ve bugünkü felaketimizin taşlarını döşeyen proje de yine solun desteği ile yürütüldü. Destek sadece AKP’den değil HDP kanadından da talep edildi ve kafası karışık sol bu talepleri genel olarak karşılıksız bırakmadı.

Şimdi çözüm süreci rafa kaldırıldı. O süreçte masanın iki tarafında oturanlar bugün savaşıyorlar ve bu sefer de bizden savaşlarına destek olmamızı istiyorlar. Bunca rezaletin ardından artık solda hala AKP’yi destekleyecek pek kimse kalmadı. Ama bu “mega projede” HDP’nin şansı hala devam ediyor.

Solcular savaşanların karşısında durmalı, yanında değil

Seçimdeki başarısıyla “AKP’yi durduran kahraman” haline gelen HDP’nin solcular üzerindeki basıncı artırması kaçınılmazdı. Üstelik “barış” çağrısı şimdi her zamankinden daha çok karşılık buluyor. Nasıl bulmasın? Sokağa çıkma yasağı ilan edilen kentlerde bunca sivil öldürülürken kim buna kayıtsız kalabilir?

Kimse kayıtsız kalmamalıdır. Hele solcular sivillere yönelik şiddet konusunda asla taviz vermemelidir. Ancak bu tutumun kendisi tek başına “solculuk” olamaz. İnsani tavırla siyasi tavır birbirinden farklı şeylerdir. Barıştan yana olmak da aslında savaşan tarafların karşısında ve fakat sivillerin, halkın yanında durmak demektir.

Dikkat ederseniz savaşan taraflara “eşit mesafede” demiyorum, onların “karşısında” diyorum. Yani takınılması gereken tarafsızlıktan öte bir tavırdır, savaşanlarla mücadele etmektir. Tabii ki sadece AKP ile değil aynı zamanda PKK ile de! Solun geleceği sabahtan akşama değişen girift ittifak, işbirliği vs. stratejilerinde değil, buradadır.

Neden mi buradadır, izah edeyim. Bakın devlet ve PKK arasındaki savaş otuz yıldır sürüyor. PKK kurulduğundan beri onaltı hükümet eskitti, savaş kabineleri bile PKK’yi askeri olarak yenemedi. Emin olun AKP/devlet bunun ziyadesiyle farkındadır. Aynısı PKK için geçerlidir, Türkiye Cumhuriyeti bir kaç bin gerillayla yenilemeyecek denli büyük bir silahlı güce sahiptir ve yine bunu da en iyi PKK yöneticileri bilmektedir(2).

Peki o zaman savaşarak birbirlerini yenemeyeceklerini bilen bu iki güç neden hala savaşıyor dersiniz?  Çünkü savaşmak her iki tarafı da siyasi ve/veya ekonomik olarak güçlendiriyor, üstelik bedelini de kendileri değil masum halk çocukları ödüyor! Her iki taraf da savaşı – tıpkı barış gibi -siyasi bir aygıt olarak kullanıyor. Yarın tekrar masaya oturur, öbür gün halk çocuklarının kanı üzerinden yeniden o masayı devirirler. Solun bu tip kirli oyunlarla işi olmaz, olmamalıdır.

Bizi barışa mı savaşa mı çağırıyorlar?

Öte yandan savaşan taraflardan hiçbiri solcuları çağırırken “savaşa gelin” diye çağırmaz. PKK tarafı da öyle yapmıyor, tam aksine “barışa destek verin” diyor. Buna itibar eden, HDP’ye -dayanışmanın ötesinde- siyasi destek kararları alan sol örgütler var.

“İyi de ne tuhaflık var bunda, HDP başka PKK başka” diyebilirsiniz. Pek çoğumuz buna gerçekten inanmak istiyoruz, ancak son iki ayda yaşananlar HDP ve DBP’nin PKK’nin siyasi uzantıları olduğunu gösteriyor. Bunların tamamı aynı bütünün parçaları. Üstelik bu benim iddiam değil, kendi beyanları. Kürt ulusal hareketinin en önemli isimleri, HDP ile PKK’yi ayrı göstermeye çalışan kişileri “kötü niyetli” olarak niteliyor, ısrarla hareketimiz bir bütündür diyor. Hal böyleyken, HDP/DBP’nin PKK’den ayrı olduğunu iddia etmek olsa olsa Oya Baydar, Nuray Mert gibilerin bir hülyası olabilir(3).

Dolayısıyla HDP, doğrudan olmasa da savaşın bir tarafıdır. Evet elinde silahı yoktur ama savaşan (ve zaman zaman da barışan) taraflardan birinin sivil uzantısıdır. Nasıl ki faşizan saldırılar karşısında bu partiyle dayanışma göstermek solcu olmanın bir gereğiyse savaşın bir tarafı olduğu için onu eleştirmek, onun bu tavrıyla mücadele etmek de solculuğun gereğidir.

Ne demek HDP ile mücadele etmek?

Örnekleyerek anlatayım. Bakın pek çok kentte DBP’li belediyeler özerklik (öz yönetim) ilan etti. HDP’nin bundan haberi var mı yok mu buna dair en küçük bir açıklama yapılmadı, HDP’nin programında, seçim beyannamesinde “özerklik” diye bir madde yok, yani HDP’ye oy verenler “özerklik” diye bir şeye oy vermediler, ama HDP bu özerklik ilanlarını açıkça destekledi. Bu, belli ki bir stratejinin parçası olarak yapıldı. Seçmenden ve halktan gizlenen bir strateji! Abartmıyorum, bu strateji o kadar gizli ki özerkliğin ilan edildiği basın açıklamasına gelen eşbaşkanlar bile “benim haberim yoktu” diyorlar(4).

PKK’nin tarihini birazcık bilenler 1992 yılında devreye konan kurtarılmış bölgeler konseptinin ne denli ağır sonuçları olduğunu da anımsarlar. Sonuçta, halka uygulanma olanağı olmayan bir konsepti dayatan PKK, kahramanlık destanları yazarken halk devlet güçleri tarafından öldürülen çocuklarına ağıt yakıyordu. Cem Ersever gibi JİTEMcilerin anıları örgütün Kürtleri nasıl ateşe sürdüğünü acı bir biçimde gösteriyor. (5)

Şimdi de benzer bir durum yaşanıyor. Ne bölgede ne dünyada özerklik/otonomi gibi bir konseptin uygulanma zemini yok, zaten sizin (HDP’nin) programınızda da bu yok. Ancak sırf AKP’nin savaşına yanıt vermek için acilen bunu devreye alıyorsunuz, sonuç Cizre’de olduğu gibi felaket! PKK yöneticisi Bayık çok rahat, “polis çok ağır müdahale edince gençlerimiz de karşılık verdi kayıplar olması kaçınılmazdı” diyor. Bu kafanın “evlatlarımızı feda edeceğiz” diyen Davutoğlu’ndan ne farkı var? Nasıl olsa ölenler ikisinin de evlatları değil!

HDP bu konuda ne yapıyor? Hiç birşey! Her zaman yaptığı gibi bizi “barışa destek olmaya” çağırıyor. İyi de bu barış değil ki! Bakın Türkiye’nin tüm sol örgütleri hatta CHP bile ve hatta TSK’nın subayları bile “AKP’nin yaptığı yanlıştır, çocuklarımızı ölüme gönderiyor” diyor. Peki HDP neden “PKK’nin yaptığı yanlıştır, Kürt halkını ateşe sürüyor, Kürt çocuklarını öldürüyor” diyemiyor? “Mecliste 80 mebusu olan bir siyasetin artık savaşması anlamsızdır” diye tavır koyamıyor? İşte solculuk HDP’ye bu ciddi soruları sorabilmekten geçiyor, onun içi boş çağrılarına yalın kılıç koşmaktan değil.

Siyasi intihar zemini olarak HDP mevzileri

Sosyalist solun bir bölümü bu soruları sormak bir yana HDP çağırmadan onun safına gidip yerleşiyor. Sosyalizm nedir, devrimcilik nedir, hangi temel ilkeler üzerine kurulması gerekir, bağımsız bir hatta sahip olmayan örgütler sonunda ne hale gelirler… belli ki bunlar hiç düşünülmüyor. İşçi sınıfı, bağımsız hat, devrim, sosyalizm gibi sözcükler alay konusu haline getiriliyor ve bu sayede güya güncel siyaset yakalanmış, AKP’ye karşı mücadele büyütülmüş oluyor!

Oysa düşmanınızın düşmanı her zaman dostunuz değildir. AKP HDP’ye saldırdığı için HDP’nin şemsiyesi altına girecekseniz o zaman kolaylıkla misal, Memduh Boydak’la da müttefik olabilirsiniz. Ona da AKP saldırmaktadır. Üstelik kendisi sadece cemaatçidir, Hüda Kaya, Altan Tan gibilerin yanında “laik” bile kalır! Ya da tersini yapıp AKP ile ittifak kurabilirsiniz. İşçi sınıfı siyaseti en önce patronlara karşı değil mi, baksanıza AKP TÜSİAD’ı darmadağın ediyor, haydi AKP saflarına! Şaka gibi değil mi? Evet bu tip tavırlar ancak şaka olabilir, devrimci siyaset böyle gündelik formüllerle değil ilkelerle örülür. (6)

Bir savaş dönemindeyiz ve her savaşın olduğu gibi bunun da bedelini yoksullar ve emekçiler ödüyor, daha da ödeyecek. Solcuların görevi öncelikle bu insanlara sahip çıkmaktır. Kürt-Türk milyonlarca emekçinin barış ve ekmek davası orta yerde dururken savaş siyasetinde köşekapmaca oynamak solculara yakışmaz.

Sol, hiç tereddüte yer bırakmaksızın barışın tarafında olmalı, savaşanların halka verdiği zararı konuşmaktan çekinmemeli, her kim olursa olsun savaşa dur demeyenleri, silahla arasına açık bir mesafe koymayanları eleştirmekten, teşhir etmekten korkmamalıdır. Çünkü böylesi savaş zamanlarında bağımsız bir sol hatta duyulan ihtiyaç her zamankinden daha yakıcı hale gelir.

Notlar :

(1) Türkiye’nin en önemli barış savunucularından biri olarak gördüğüm Hülya Tarman’ın “Peşime Verdi” adlı kitabını okumanızı öneririm. Kendisi neredeyse tüm yaşamını Kürt yoksullarıyla dayanışmaya adamış bir insandır, kitabında Kürt gencinin dramını olanca çıplaklığıyla anlatır. Kitap çocuk yaşta ölen PKK’lilerin de bir listesini içerir.

(2) PKK ve devlet arasındaki savaşın anatomisini görmeniz açısından Aytekin Yılmaz’ın röportaj ve yazılarını takip etmenizi öneririm. Yılmaz eski bir PKK’lidir, on yılı aşkın süre cezaevinde yatmıştır. PKK ve silahlı sol yapılardaki örgüt içi şiddeti yazabilme cesaretini gösteren tek kişidir.  Kişisel web sitesi : www.aytekinyilmaz.com  Yazdığı son kitaba dair benim yazımsa buradan okunabilir: http://deligaffar.com/2014/09/14/bir-sen-eksiktin-aytekin-yilmaz/

(3) Bu konuda PKK ve HDP yöneticilerinin ağzından çıkan pek çok beyanat var, sonuncusu Kongra Gel başkanı Remzi Kartal’dan geldi. Kartal, “HDP içinden de özerklik ilanını eleştirenler yanlış yapıyor, savaş hattımız doğrudur, HDP-PKK bir bütündür” diyor: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/370713/Erdogan_kazanirsa_Turkiye_kaybeder.html

(4)Bir kafa karışıklığı olmaması açısından şu açıklamayı düşmek gerekiyor : HDP beyannamesinde olan “demokratik özerklik” diye bir başlık var. Fakat bu kavram (muğlaklığı bir yana) Avrupa yerel yönetimler özerklik şartına dayanıyor ve otonomoniyi icermiyor. DBP’li belediyeleirn ilan ettiği “öz yönetimse” otonomi olarak tarif ediliyor. Buna kisaca “özerklik” diyen benim, DBP’nin ilan ettigi öz yönetimle demokratik özerklik acikca farkli kavramlar. Öz yönetim ilan eden başkanların “haberimiz yoktu” demelerine dair haberse şu adreste : http://t24.com.tr/haber/oz-yonetim-ilani-nedeniyle-tutuklanan-es-baskanlar-aciklamanin-iceriginden-haberimiz-yoktu,307639

(5) Cem Ersever’in JİTEM’in Kürtlere yönelik cinayetlerini de anlattığı “Kürtler PKK ve Abdullah Öcalan” kitabı bu tip ipuçlarıyla doludur. Ayrıca bu konuda da Aytekin Yılmaz ve Kemal Burkay referans alınabilir. Burkay’ın CNNTürk’te katıldığı program buradan izlenebilir : http://www.dengekurdistan.nu/details.aspx?an=14797

(6) Bir yanlış anlaşılmanın önüne geçmek adına söylüyorum, konumuz HDP’ye oy verme/vermeme konusu değildir. Bu, eni konu seçimle ilgilidir ve basit bir konudur. Asıl sorun sol/sosyalist yapıların siyaset eksenlerini HDP’ye bakarak belirleme Kürt ulusal hareketinin gölgesinde güvenli bir liman ya da ikbal arama eğilimidir.

— // —

Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir sosyal grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca