Ödünç Oyumu IDP’ye Mi Versem Acaba ?

Boxing Heiko Mattausch - Almanya - Yağlı boya kanvas

Boxing
Heiko Mattausch – Almanya – Yağlı boya kanvas

1989 yılındaki yerel seçimlerini hayal meyal anımsıyorum. SHP’nin kuvvetli bir çıkış yaparak birinci parti olduğu, tüm büyük illerde belediyeleri kazandığı bir seçimdi. Demirel’in oyları yarı yarıya düşen başbakan Özal’a söylediği meşhur “%21,8’le bu iş olmaz” lafı da bu seçimden sonra çıkmıştı.

Benim yaşım, tabii ki, oy vermeye tutmuyordu. Ama oy verseydim büyük olasılıkla Islahatçı Demokrasi Partisi’ne ve onun badem bıyıklı lideri Aykut Edibali’ye oy veren yaklaşık 209 bin kişiden biri olacaktım.

IDP, tarikat benzeri bir siyasi örgüttü ve açıkça dinci, sağcı bir partiydi. Kazmayı vursan gericilik fışkıran memleketim, o küçücük haline ve tuhaf tezlerine rağmen IDP’ye yüzde bire yakın oy vermişti.

Peki benim gönlüm neden IDP’den yanaydı? O yaşlarda henüz sağcıyla solcuyu tam ayırt edebilecek düzeyde değildim. Gerçi bugün otuz kırk yaşına gelip hala dincileri solcu zanneden dostlarımı gördükçe kendimi mazur görüyorum ama yine de bunun pek öyle övünülecek bir şey olmadığı aşikar.

Malatya’da Dörtyol’la Emeksiz kavşağı arasında eski Renkli Sinema’nın yanında bir dükkanda IDP seçim bürosu açılmış. Camlarına kartondan afişler yapıp asmışlar : Emeğin hakkı kazanacak, Malatya için işçi aday… Böyle daha ziyade duygusal bir refleksle bu emek, işçi laflarına doğru yöneldim. Hayatımda ziyaret ettiğim ilk seçim bürosu bu beyaz badanalı yüksek tavanlı ve kelimenin tam anlamıyla bomboş dükkandır. Üç beş kırık dökük sandalye, bir küçük yazıhane masası ve onun arkasında oturan iri yarı, esmerce pala bıyıklı bir adam. Şimdi adını anımsayamadığım bu adam IDP’nin Malatya belediye başkan adayı bir işçi. Yol İş ya da TES gibi bir sendikanın şube başkanı. Kendisinin ancak yarısı kadar bir cüsseye sahip olan çaycı bize çay getiriyor, bu abi de çayımızı içerken bana seçim programını anlatıyor.

İçeride çaycıdan, benden ve sayın başkan adayından başka kimse yok. Benim cüssemin çaycıdan bile küçük olduğunu düşünürseniz, bir devin evine konuk olmuş cüceler gibiyiz. IDP adayının iri elleri, kalın kolları ve ağzını her açtığında duvarları titreterek çıkan sesi benin kafamdaki işçi profiline cuk diye oturuyor. Solcuların afişlerinde gördüğüm güçlü kuvvetli, sert yumruklu işçinin bir kopyası gibi. Ağzı iyi laf yapan bir adam, IDP’den ziyade kendisinden söz ediyor, ANAP’ın DYP’nin SHP’nin adaylarının nasıl zenginler olduğunu, kendisinin bir işçi olduğunu ve Malatya’yı en iyi bir işçinin yöneteceğini anlatıyor. Bu arada bana oy kullanıp kullanmayacağımı sormuyor bile, önüne gelmiş propaganda yapabileceği tek kişi olduğum için sanki Akpınar Meydanı’nda miting yapıyormuş gibi coştukça coşuyor.

Neyse efendim, çaylarımızı falan içtik, IDP ve sayın başkanda karar kıldık ve evimize yollandık. Öğrendiklerimin bir kısmını babama satmaya çalıştım. Babam gülümsedi, “ha iyiymiş” dedi, beni pek ciddiye almadığı anlaşılıyordu. Devam eden günlerde sık sık o seçim bürosuna gittim. Hatta bir keresinde hayli kalabalık bir ana denk geldim. Sayın Başkan’ın sendikadan arkadaşları gelmişti. Adam zaten sendikanın şube başkanı olduğu için başkanlığa alışıktı, herkes başkanım diye hitap ediyordu, ben de başkanım demeye başlamıştım. Bizim başkanın seçimi kazanması pek zor görünüyordu ama yine de bir sürpriz olur belki kazanırız diye için için umutlandığım da oluyordu.

Tek televizyonlu dönem olduğu için TRT’de her partiye az çok söz hakkı veriliyordu, ama gazeteler IDP’nin adını bile anmıyordu. Bu esnada çok ilginç bir olay yaşandı, bizim başkanın da başkanı, en genel başkan sayın Aykut Edibali Diyarbakır mitinginde öyle bir şov yaptı ki tüm gazeteler bunu yazmak zorunda kaldı.

Büyük başkan, Diyarbakır’daki meydana bir boks ringi kurdurup oraya iki boksör çıkarmıştı. Bunlardan biri iri yarı, güçlü kuvvetli bir adam, elleri arkadan bağlı ve önünde kocaman HALK yazıyor. Diğerinin elleri serbest, nispeten daha zayıf, çelimsiz bir tip ve formasında ANAP yazılı. ANAP boksörü, elleri bağlı HALK boksörünü dövmeye başlıyor. Diğeri kendini kollamaya çalışıyor ama elleri bağlı fakir ne yapsın, yumruk üstüne yumruk yiyor, ağzı gözü kanamaya başlıyor.

Boks ringini görüp kavganın çevresine toplanan Diyarbakırlılar, manzara karşısında giderek hiddetleniyorlar. Bu nasıl iş yahu, olur mu böyle rezalet, vurmasana lan imansız, yav kardeşim birisi çözse ya şu adamın elini… Şamata, isyan gırla gidiyor.. Tam bu anda bizim büyük başkan Edibali ringe çıkıyor, iki boksörün arasına giriyor.. “bakın ey Diyarbakılılar bütün devlet imkanları, para pul herşey Özal’ın elinde. Halkın elinde hiç bir şey yok, seçim seçim diye bizi kandırıyorlar, elimizi kolumuzu bağlamışlar bize dayak atıyorlar” diyor ve devam ediyor, “şimdi IDP var, IDP bu vicdansız kavgaya son verecek, adalet getirecek”. Sonra da alkışlar ve tezahüratlar arasında dayak yiyen HALK boksörünün ellerini çözüyor. Serbest kalan halk boksörü vurdukça kalabalıktan sevinç çığlıkları yükseliyor, yaşa, var ol, nur ol nidaları arasında ANAP boksörünü tertemiz bir dövüyor.

Bu olay gazetelerde falan yazılınca bizim moralimiz epeyi yerine geldi. Ama tabi seçim moralle değil oyla kazanılıyor. İşçi başkanımızın ne oy aldığını anımsamıyorum fakat Malatya’nın başına Melih’ten daha büyük bir “fışkıyecinin”, bizim Malatyalıların tabiriyle “Fıskiye Münir”in geçtiğini hatırlıyorum.

Yine de seçimden sonra Edibali’nin yaptığı bir değerlendirme hala aklımdadır, demişti ki “209 bin oy aldık, bu size pek az görünebilir ama aynı zamanda pek de fazladır, bu ülkede baraj hesabı yapmadan, kazanıp kazanmayacağını düşünmeden, 209 bin insan sadece vicdanının sesini dinleyerek oy kullanmıştır, bu hiç de küçük bir rakam değildir”.

Edibali bir sağcıydı ama böylelikle bana siyasi hayatımın en güzel derslerinden birini öğretmiş oldu. Çok kısa zaman sonra, artık kendimi gerçekten işçilerden yana biri, ya da bir solcu olarak ifade etmeye başladığım zamanlardan itibaren, ta bu yaşıma kadar hiç bir seçimde baraj, matematik vs gibi hesaplar yapmadım. Vicdanımın sesini dinledim, ona göre karar verdim. İmkan bulduğum her seçimde oy kullandım, oy verdiğim partiler hep barajın altında kaldı, hep küsürat ya da diğer sekmesinde anıldı… Ama ben de aynaya hep rahat baktım. Çünkü zannımca vicdanımızın yansıması olan oyumuz nasıl ki üç yüz liraya ya da bir torba kömüre satılmayan bir şeyse aynı zamanda ödünç de verilmeyen bir şey olsa gerektir…

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca