Bütün Renkler Gitti…

Kendimle Baş Başa (Alone with myself) - Romulo Guardia, Venezuela (akrilik kanvas)

Kendimle Baş Başa (Alone with myself) –
Romulo Guardia, Venezuela (akrilik kanvas)

Büyük göçten önceydi, yani büyük iç savaştan da önce. Onun için kalabalık bir yer değil, yüzbin nüfuslu eski bir kent. Herkes hala birbirini tanıyor.

Gündüzleri toprak sokakta çakıl taşlarıyla oynuyoruz. Rengarenk minik parçacıklar, bugünün legolarını nasıl seviyorsa çocuklar, biz de bu taşları seviyoruz.

Geceleri gökyüzünde yıldızları görebiliyorsun. Yıldızları ya da komşu evlerin pencerelerini gözlüyorum. Işık olan yerleri. Karanlıkta kalmak ne güzel.

Işıklı kutunun markası Filips, eski ama çalışıyor. Bulunduğum dünyanın dışında ne varsa bana o güzel geliyor. Radyodan dünyanın her yerini dinliyorum, her dilini ezberliyorum.

Öyle büyük bir sıkıntı var ki içimde yapamayacağım şey yok. “Şey”, yani iyilik ya da kötülük… Çünkü iyilerin kötü kötülerinse iyi olabildiğini biliyorum, nasıl olmuşsa olmuş başka bir gerçeklik görmüşüm gündelik yaşamın arkasında. Bazen sıkıntım artıyor, tüm mahalleyi kötülüğün kokusu kaplıyor, o zaman karınca cesetleriyle dolu bir gölde yüzüyor gibiyim.

Bir kaç yıl sonra oradan gideceğim. Bu boğucu havadan bir an önce kurtulmam gerekiyor. Kimseyi kırmak istemem ama yapamıyorum. Her yer dar geliyor bana. Çok geçmeden anne bildiğim kadın ölecek. Ondan geriye sadece hüzünlü bir yüz ve Vita tenekeleri kalacak. Ve her okul tatilinde gidip içinde boş boş gezindiğim tek katlı bir ev. Harap bir bahçe. Ayakta durmaya çalışan kayısı ağaçları. Yaşama inadını onlarda gördüm. Yaşama bu kadar saygı duyamazdım herhalde kayısı ağaçları, armut ağaçları, bir de yer elmaları olmasa.

Vitrinde bir otomobile bakıyorum. Beyaz uzun bir şey. Ne kadar güzel ne kadar ince. Çok param olsa onu alırım kesin. Kesin, bir sevgilim de olur kesin, Hacı Ahmet’in manitası Şennur ablaya benzeyen. Sadece yürüyerek geçirdiğim günler oluyor. Bütün gün yürüyorum. Genelde doğudan batıya doğru, sonra tekrar doğuya, bazen de kuzey güney yapıyorum, ama yarım.

Ekmeğin arasına çiğköfte doldurdukları bir dükkan var. Oraya gidip karnımı doyuruyorum. Para derdim olmadı. Babam da veriyordu, hurda demir kağıt da satıyordum. Tekel deposundan sigara kağıtları çalıyordum, sinemadan boş gazoz şişeleri. Zararsız şeyler. Ama hırsızlık hırsızlıktır derdi annem. Bir gün abimin elini kesiyormuş neredeyse evdeki bakırları çalıp sattığı için.

Kağıdı Samanharğı’nda satarım, şişeleri hastanenin arkasında alan bir adam var. Polisle ilk kovalamacam o zaman oldu. Belki de bir şey soracaktı “çocuk baksana” dedi ben fırladım koşmaya başladım. Kağıtlar dökülüyor çuvalımdan. Ulan diyorum yakalarsa hayatım hapiste geçer. Herkes “işkence yok komünistlerin uydurması” diyor ama hiç bir bok bilmiyorlar, çünkü babam konuşmuyor, susuyor. Susması hayra alamet değil, demek ki kesin dövüyorlar adamları, öldürünceye kadar dövüyorlar hem de.

Yusuf abiyi,Haluk abiyi akılsız ettiler vura vura. Cemil diye bir öğretmen vardı teyzemin arkadaşı. Bir öğretmen kadınla kavga etmişler kadının kocası yüzbaşıymış, bunu almışlar üç gün sonra da ölüsünü vermişler. Teyzemler çok ağladılar. Anayasaya hayır dediler.

Bence polis de asker de öldürür adamı. Kaçmam lazım. Kendimi kağıtçı amcanın yanına zor atıyorum. Öyle korkmuşum ki adam da benden korkuyor. Ermenice birşeyler söylüyor, telaşlandığı belli. “Ulan” diyorum içimden “bu adam Ermeni! Ermeni! Beni kesin satar, kesin polise verecek beni.” Kağıdı çaldığımı da biliyor üstelik. Vay başıma. Hiç ses etmeden çuvalı bırakıyorum. Ne desem bilmiyorum. “Korktun mu oğlum” diyor, su uzatıyor bir bardak. “Yok abi sağol dışarısı güneş de ondan biraz terledim” falan diyorum. Saçmalıyorum. Suya zehir kattı kesin içmemeliyim.

Böyle diye diye içtim suyu. Bir şey olmadı. İçeriye sakladı beni. Polis geldi mi bilmiyorum dükkana, bir süre sonra çıkardı. Biraz çokca para verdi. Sinema bileti kadar falan. Yatılı okula gittikten bir yıl sonra yanına gittim. Heyecanlanınca Ermenice konuşmaya başlıyor. Bir de ağlayacakmış gibi geldi bana. Ben sigara paketini çıkarınca kendisi sarıp verdi bir tane. Saçımı okşadı cebime harçlık koydu, “kitap alırsın” dedi.

Beş yıl sonra tekrar gittim, dükkan kapalı. Ermeni mezarlığına girmek için bekçiyi evinden çağırdım. “Ne istiyorsun” dedi, belam paçalarımdan akıyor zaten, “sana ne lan dua okuyacağım, yasak mı”. Oğluyla karısı da orada yatıyor, yan yanalar. Oğlu varmış benden iki yaş büyük, anasıyla beraber kazada ölmüş. Orada gördüm. Mezarlık öyle serin öyle güzel geldi ki bana. Ölüm asude bahar ülkesidir bir rinde…

O yıl sokağımızı asfalt kapladılar. Nasıl içim acıdı. Yüzlerce binlerce çakıl taşı, yuvarlak, köşeli, büyük, küçük, en çok mavisi var, sonra kahverengi, kırmızı, küçük turuncular ve biraz yeşil. Bir de üstünde beyaz kuşak olan mat griler, parlak siyahlar.. yumuşacık, pürüzsüz. Çocukların bütün neşesi gitti anlayacağın, bütün renkler gitti, yerine simsiyah bir asfalt geldi.

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca