Papa ve 1915, Ya Da Kan Kokusuna Gelen Çakallar

Resim : "That which has no Existence enters where there is no Cavity" - Sarah Hashmi - Akrilik, yağlıboya, kanvas

Resim : “That which has no Existence enters where there is no Cavity” – Sarah Hashmi – Akrilik, yağlıboya, kanvas

Arsız kedi topal tavuğu kaparmış. Yumuşak bir karnın varsa, yaralı bir yerin, imansız düşman hep oraya oraya dürter çomağını. Yeni sünnet olmuşuz ya ,Papa efendi de hortumla suyu entarimize tutuyor vallahi. Demiş ki “20. yüzyılın ilk soykırımı Ermeni soykırımıdır.”

Asıl konumuz bu olmamakla beraber birazcık anlatmama müsade edin. Papa bey çok afedersiniz, kıçından uyduruyor. Yirminci yüzyılın ilk soykırımı Ermeni soykırımı değildir, Almanlar tarafından icra edilmiş olan Herero Soykırımı’dır.

Hererolar : 20. Yüzyılın İlk Kurbanları

Hererolar ve Namalar Güney Batı Afrika’da, bugünkü Namibya’da yaşayan halklardır. Geçen yüzyılın başında bu bölge Alman kolonisidir. Hererolar 12 Ocak 1904 tarihinde Samuel Maharero önderliğinde Alman sömürgecilere karşı ayaklanırlar. Ağustos ayındaki Waterberg Savaşında Alman general Lothar von Trotha Hereroları yenilgiye uğratır ve bütün bir halkı Omaheke çölüne sürer. Ekim ayında bu sefer Nama halkı Almanlara karşı ayaklanır ve onların başına da aynı şey gelir.

100 bine yakın Herero ve 10 binin üzerinde Nama ölür. Çünkü Namib çölünden dışarı çıkmaları engellenir, Almanlar bununla yetinmezler çöldeki temiz su kaynaklarını da zehirlerler. Sonuçta tüm Herero nüfusunun %80’i, Namalarınsa %25’i yok olur.

General Von Throta, notlarında “Hereroları kan banyosuyla temizliyorum, ancak bu temizlikten sonra düzgün bir şey ortaya çıkabilir” demektedir. Alman genel kurmayının yayınlarından komutanlığın ve Kayser’in tüm uygulamalardan haberdar olduğu görülür.

Throta, kadınlar ve çocuklar dahil tüm halk için ölüm emri vermiştir. Alman askerleri kadınları öldürmeden önce tecavüz etmeyi ihmal etmezler. Sağ kalanlar toplama kamplarına alınırlar. Burada kadınlar ve yaşlılar dahil Alman şirketleri için “ölene kadar zorla çalıştırmaya” tabi tutulurlar. Kamplardakilerin %50’den fazlası açlık, hastalık ve işkence sebebiyle ölür. Alman askerlerinin tecavüzlerinden doğan binlerce çocuk tıbbi deneylere tabi tutulur. Eugen Fischer, Leopard Schultze, Bofinger gibi Alman tıbbının ve biyoloji biliminin önde gelen isimleri Hererolar üzerinde bol bol canlı insan deneyi yaparlar. Yüzlerce vücüut parçası ve iskelet okullarda kullanılmak üzere Almanya’ya getirilir.

1985 yılında BM Whitaker Raporu, olayı ilk soykırım teşebbüslerinden biri olarak niteler. Almanya 1998’de cumhurbaşkanının ağzından üzüntüsünü belirtir, 2004’te ekonomik gelişme ve işbirliği bakanı resmi olarak özür diler. Ancak soykırımı tüm boyutlarıyla kabul etmez. Kurbanların ekonomik tazminat talebi de kesin bir dille reddedilir.

Hikayenin detaylarını başka bir yazıya bırakıyorum. Bizi ilgilendiren kısmı Papa’nın neden “20.yüzyılın ilk soykırımı” gibi son derece cafcaflı bir nitelemeyi kullanmak için Herero soykırımını atlayıp da 1915’i seçmiş olmasıdır.

İnsanlık Dincilere Kalmış !

Açık diyeyim: son bin yılda yaşanan hemen her katliamda ve Holokost’ta parmağı olan, dünyanın en büyük mezar soyguncusu olarak nitelenebilecek bir kurumun, fırsatını bulsa bir kaşık suda boğacağı doğu ortodoksları için bir anda hakkaniyet abidesi haline gelmesi samimiyetsizliğin dibidir. Motivasyon çok basittir : 20. yüzyılın ilk soykırımı pas geçilmektedir çünkü fail Almanya’dır. Ermeni soykırımı önemsenmektedir çünkü batı bloğunun güncel politikası ve çıkarlarıyla uyumludur.

Dikkat buyurun ben soykırım ya da tehcir konusunu tartışmıyorum. Papanın bu işe burnunu sokmasını konuşuyorum. Alaman Yeşili Cem Özdemir tivit atmış, “papa bile tanıdı biz ne yapacağız” diye. Alman devletinin sol kanadı, sanki papa kendilerinden ayrı hareket ediyormuş, onlara hizmet etmiyormuş gibi konuşuyor. Ama bizde alıcısı bol, aşağılık kompleksiyle nutku tutulan aydın kırmaları alkışlamaya hazır nasılsa !

Oysa bakın Vatikan denen bu eli kanlı kurumun, şu “karılarınızı yiyebilirsiniz” diyen alçaktan ya da “6 yaşındaki kızla evlenebilirsiniz” diyen haysiyetsizden pek de büyük bir farkı yok.  Onların batıdaki karşılığı işte bu takkeli entarili düdüklerdir. Bu adamların üzerinde oturdukları gücün rahatlığıyla ota boka konuşması normaldir. Anormal olan kendini en ilerici, en demokrat, en solcu sayanların hiç ikirciklenmeden bu dincilerin fetvalarına sarılmalarıdır. Amerika’yı ve AB’yi alkışlamayı solculuk diye pazarlayanlar yarın sırf işlerine geliyor diye Suudi müftüyü de pazarlamaya kalkarsa şaşırmayın. Neden olmasın, o yamyam çıksa dese ki “Türkler bilmem şu kadar milyon Arapı kesti” diye, görün hele sizin o liberal kentellektüeller nasıl tuzlukla koşuyorlar teee Mekke’ye doğru.

Bakın, kaç yıldır Suriye’de tüm dünyanın gözleri önünde Hristiyanlara, Şiilere ve Alevilere yönelik bir soykırım yaşanıyor. Bu soykırımın en ağır faturasını ödeyen halklardan biri Ermeniler. Bugünün soykırımına tek söz etmeyenlerin, bugün öldürülen Ermeni’nin katillerini bizzat besleyenlerin yüzyıl önce katledilen Ermenilere sempati duyması ne kadar inandırıcı? Vallahi gıcıklığımdan değil sırf örnek olsun diye söylüyorum, bakın misal Orhan Pamuk, 1915’te yitenlerin hakkını savunsa ne savunmasa ne? Esad’a “NATO seni bombalayacak sonun Kaddafi gibi olacak” diye tehdit mektubu yazan bu adam değil mi? Pamuk hiç utanmadan savaş kışkırtıcılığı yaparken Suriyeli Ermeniler kiliselerinde vatanlarının batılılar tarafından bombalanmaması için dua ediyorlardı !

Kendi Yarasına Bakmayan Çakalların Eline Düşer

Gelelim işin en acı tarafına : bu iş, yani 1915 bizim yaramızdır, öyle böyle değil çok ciddi bir yaramızdır. Ve ne yazık ki biz bu yarayı tedavi etmek yerine onu kaşımayı ya da yok saymayı seçmiş bir toplumuz. Kendi yurttaşını bile işkencelerle, idamlarla, faili meçhullerle yola getirmeye çalışan bir devlet geçmişin günahlarıyla nasıl yüzleşsin? Hal böyle olunca bu çirkin tecavüzler de kaçınılmaz oluyor. Çakal kan kokusuna gelir, siz kendi yaranızı iyleştirip kapatmazsanız, kötü niyetli çakalların eline düşersiniz.

Ne papa, ne iki yüzlü batılılar ne de onların buradaki simsarları bu derde deva olamaz. Açık ki hepsi kendi hesabının peşindedir. Devletlerin politik manevra hesapları, bizdeki politikacıların seçim hedefleri, akademisyen, entel takımının kariyer şöhret arzuları… say say bitmez.

Tek çare bu toplumun sağduyulu ve yapıcı bir şekilde bu soruna sahip çıkmasıdır. Türkiye toplumu Gezi ile birlikte yepyeni bir kuşakla tanışmıştır, bu kuşak hiç olmadığı kadar cesur, haysiyetli ve haktan yanadır. Dolayısıyla Türkiye’nin beklemekten kangren olmuş tüm sorunlarıyla yüzleşme gücünü de içinde barındırmaktadır.  Güzel bir gelecek inşa etmek istiyorsak isyanımızın meyvelerini her alanda ortaya çıkarmalıyız, bunun için çalışmalıyız, aksi taktirde bu insafsız üç kağıtçıların eline kalırız ve yüzyıl sonra olan yine Türklere ve Ermenilere olur.(*)

(*)Bu konuyu önemsiyorum, liberaller ve devletin kayıkçı kavgasıyla ortaya çıkan çirkin gündemin dışında farklı bir sese ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, yazmaya devam edeceğim.

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca