Hamburg, Kerhaneler, Çiş ve Nordlicht

St. Pauli'de bir kerhane kapısı. Gazeteci dostumuz bu işi oyuncak sandığından kapıda poz veriyor. Bu tipler sadece festival zamanı gelen ahmaklardır.

St. Pauli’de bir kerhane kapısı. Gazeteci dostumuz bu işi oyuncak sandığından kapıda poz veriyor. Bu tipler sadece festival zamanı gelen ahmaklardır.

Hamburg, Hamburg…

Hamburg bir miktar İstanbul’u andırır. Elbe nehrinin Kuzey Denizi’ne kavuştuğu yerde kurulmuş bir liman kentidir. Nehir denize varmadan önce beş on kilometrelik bir alanda iyice genişler, bizim Boğaz’a benzer bir nevi geniş havuzda denizle önceden karışır. Bunun için Hamburg’un iki yakası vardır. Klasik olarak kuzey/güney yakaları denmez de Elbe’nin sağ ve sol yakası diye söylenir. Sağ taraf (yani kuzey tarafı) her zaman daha cazibelidir.

Ben Hamburg’u ilk gördüğümde o muhteşem Avrupa medeniyetinin asla affetmediği biricik günahla, parasızlıkla malul bir göçmendim. Deyim yerindeyse cebimde bir kırık fenik bile yoktu.  Onun için de o zamanlarda daha çok bir batakhane olarak nitelendirebileceğimiz semtlerden birine, Kuzey yakasının meşhur St. Pauli’sine yerleşmiştim.

Allah aklımdan aldığı için kısmetimden biraz bonkör davranmış, bir iki tane sade suya tirit küçük iş yaptıktan sonra cesedi doğrulttum. Finlandiya köylüsü bir öğretmen kızla tanıştım, sağolsun onun sayesinde insan gibi biraz gezip tozma imkanım oldu. Gezme tozma diyorum ya ona gelene kadar aslında bir kamyon derdim vardı, bizim Türkiyelilere bulaşmaya korkuyordum, kaçaktım çünkü, allah razı olsun bu kızcağız olmasa banyo yapacak yerim bile yoktu. Bir gün uzun uzun da yazarım hepi topu üç beş haftalık ama bana bir kısa ömür gibi gelen Hamburg günlerimi. Şimdilik şu St. Pauli’ye dönelim.

St. Pauli, Küçük Fare Deliğimiz

St. Pauli koskoca Hamburg kentindeki yüzden fazla semtten biridir, küçüktür ama diğer tüm semtlerden daha şöhretlidir. Çünkü her nevi batakhaneye ev sahipliği yapan tipik bir “kanunsuzlar ve günahkarlar” dünyasıdır. Tıpkı bizim Karaköy gibi, Lizbon’un Cais do Sodré’si ya da Pire’nin Trouba’sı gibi bir “liman ve kerhane” semtidir.

Kuruluşu böyledir, gemiciler eğlensin diye kurulan devasa bir fuhuş ve kumar kompleksidir. Ancak kanunun ve toplumun çeperinde yaşayan her semt gibi burası da zamanla fahişeler, müşteriler ve kumarbazlar dışında başka müdavimler de edinmiştir. Esrar takılmak isteyen gençler, porno işi girişimcileri, ailesinden bunalan çocuklar, polisten kaçan göçmenler, kaçakçılar, derken anarşistler, müzisyenler, ressamlar, yazarlar.. hülasa toplumun deli gömleğini üzerine geçiremeyen hırlı hırsız kim varsa zaman içinde buraya akın etmiştir.

Şimdilerde tıpkı bizim Karaköy gibi “gentrifiye” oluyor, paralı mimarların, solcu akademisyenlerin, amerikan çakması kafe bar girişimcilerinin gözdesi olarak. Ama St.Pauli, St. Pauli’dir, hele benim bulunduğum zamanlarda iki adım sonrasında ne tür bir tuhaflıkla karşılaşacağını bilemediğin bir rüya ülkesi gibiydi.

Femen Repeerbahn'da seksin parayla satılmasını portesto ediyor. Yirmi yıl önce "seks işçisi" kavramını savunuyorlardı. Hayat tuhaf!

Femen, Repeerbahn’da seksin parayla satılmasını portesto ediyor. Yirmi yıl önce “seks işçisi” kavramını savunuyorlardı. Hayat tuhaf!

Çokkültürlü Kerhanelerimiz

St. Pauli’yle ilgili aklımda kalan en belirgin şey Hamburg’un çokkültürlü genelevleridir. Şu sıralar bizde de yürüyen bir tartışma yıllar yıllar önce Avrupa’da da yaşanmış, solcuların ön ayak olmasıyla fahişelere “seks işçisi” denilir olmuştu. Avrupa solcusu Yeşiller iktidara gelince “madem bunlar işçi, işçilerin haklarına sahip olmalılar” diyerek, sanıyorum Dünya’da ilk defa fahişelik mesleğinde çalışanlara sosyal güvence, emeklilik ve sair haklar tanıdı. Bunun sonucu ne oldu biliyor musunuz? Avrupa’nın, ve belki de Dünya’nın dört bir yanından Almanya’ya bir fahişe akını gerçekleşti. Bir yolunu bulup çalışma iznini kapabilenler kendilerine Eros Haus’larda bir oda ayarlayıp piyasaya çıktılar.

Bu ithal fahişeler sektörün yerli emekçilerinin belini bükmüştür. Çünkü geldiklerinde daha yüksek kira ödemeye hazırdılar. Kira dediğim şu, kerhanede taşeron usulü çalışılır, yani eski usul “sermaye” sistemi geçerli değildir. Avrupa Birliği genelveleri de liberalleştirmiştir. Fuhuş işi yapacaksan büyük firmadan bir oda kiralarsın, orası senin dükkanın gibidir, kontrata uygun biçimde işini yapıp kiranı ödediğin sürece işine devam edersin. Yabancılar bol bol gelmeye başlayınca, büyük firmalar otu boku bahane ederek eski fahişeleri yerlerinden çıkardılar. Zaten kontratlar en çok beş yıl yapılabiliyordu ve her yıl yenilenmesi için şartların uygunluğunun devamı gerekiyordu.

Şartlar dediğim milyon tane başlık, maddi olanı da var, sıhhi olanı da var, hizmetle ilgili olanı da var. Misal, firma dört beş tane uyduruk müşteri şikayetini bahane edip çalışan kadının kontratını iptal edebilir ya da yıl içinde birden çok kez hastalık kapmışsa, kirayı ikinci kez geciktirmişse, dükkanı yıllık izin dışında üst üste iki gün açmamışsa, hoop kapının önüne koyabilir.

Firmalar uzakdoğululara, Ruslara, Ukraynalılara yer açmak için diğerlerini sepetlemeye başladılar. Köşe başlarında bekleyerek kendilerinden daha çok iş tutan yabancıları görüp yaklaşan tehlikeyi sezebilen bazı uyanıklar hava parası alarak tezgahlarını yeni gelenlere devrettiler. Ama çoğunluk kendilerine işçi statüsü veren devletin onları koruyacağını zannedip bekledi. Anlamadıkları şey şuydu : Avrupa sana işçi olma hakkı veriyordu ama iş güvencesi vermiyordu. Tıpkı kapitalizmin uçak bileti alacak parası olmayan insanlara “seyahat özgürlüğü” vermesi gibi !

Her neyse, sonunda Avrupa’nın “çokkültürlülük” politikası bu konuda da meyvesini verdi. St. Pauli’de olduğu gibi dünyanın her ulusundan fahişelerin çalıştığı yeni tür “insanat bahçeleri” ortaya çıktı. Sanırım müşteriler de aynı şekilde çok çeşitliydi. Kaldığım ev küçük St. Pauli’nin daha da küçük kalbi Der Kiez’de Reeeperbahn caddesine yakın bir sokaktaydı. Yani kerhanelerin tam dibinde. Günün hemen her saatinde müşterileri ya da ziyaretçileri görme imkanınız olurdu. Evet, gerçekten de Alman’dan ziyade başka milletlerden insanlar göz çarpıyordu. Daha doğrusu, Almanların çoğunlukla eğlence yerlerine, alternatif barlara, göçmen kılıklı olanlarınsa geneleve geldiğini bilirdiniz.

Üstünüze geri işeyen duvar. Bir St. Pauli mucizesi :)

Üstünüze geri işeyen duvar. Bir St. Pauli mucizesi :)

Çiş Selleri ve “Geri İşeme” Mucizesi

St. Pauli ile ilgili bu kadar dramatik şekilde anımsadığım bir başka şeyse çiştir. Evet, bildiğiniz sidikten söz ediyorum. Kendime bir Türk marketinde dört beş günlük geçici bir iş bulmuştum. İşten eve gelmek için stadyum tarafından kerhanelerin olduğu bölgeye doğru yürümem gerekirdi. Çevrede her zaman bolca sarhoş bulunurdu. Maçtan önce, maçtan sonra, kerhanede ya da sonrasında içen tipler sokaklarda sallana sallana şarkı söyler ve buldukları her duvar dibine işerlerdi. Bolca tüketilen biranın zorunlu dönüşüme uğramış hali bazı köşe başlarını ve alt geçitleri kokudan geçilmez hale getirirdi. Eve gelirken çiş birikintilerine basmamak için parmak uçlarımda zıplayarak yürümek zorunda kalırdım.

Sari’nin de bu işten çok rahatsız olduğunu anımsıyorum. Eski bir havluyu ıslatarak dış kapıda temizlik paspası haline getirdiğimde bana dahiyane bir iş yapmışım gibi davranmıştı. Oysa eni konu, sidikli sokaklar karşısında içimdeki gizli Türk annesi harekete geçmişti.

Hastaneye sıçan teyze ortaya çıkmadan kısa süre önce İspanya’nın bir köyünde bir kahvede otururken televizyonda St. Pauli’yle ilgili bir haber görmüştüm. İspanyolcam pek iyi değil, ama kabaca neden söz ettiğini anladım. Meğer bizim St. Pauli halkı bu çiş işinden o kadar rahatsız olmuş ki sonunda duvarlara işeyenlerin üstüne geri işeyen bir duvar icat etmişler.

“Alaman gafası” işte, insan hayran olmadan edemiyor! Aslında icat edilen şey duvar değil, bir tür duvar kaplaması ya da boyası. Buna hidrofobik boya deniyor. Yani suyu sevmeyen boya. Emiciliği o denli düşük ki üstüne gelen suyu geri fışkırtıyor. Dolayısıyla duvar dibine işemeye kalkınca olan pantolon paçalarınıza oluyor :)

Hamburglular bu buluştan gururlular, ihraç etmeye başlamışlar bile. “Cezayla falan baş edemedik ama bu şekilde geriye işeyerek bu işi çözeceğiz” diyorlar. Duvarlara uyarı yazmışlar “bu duvara işemeyin, duvar size geri işer” diye. Kim bilir belki yakında sıçan insanlara defekasyonu geri iade edecek bir zemin kaplaması da yaparlar. Bizdeki hastanelerden talep geleceği kesindir.

Sığınağımız Nordlicht. Thomas Egeler'in fırçasından...

Sığınağımız Nordlicht. Thomas Egeler’in fırçasından…

Elbe Kıyısında, Orospular ve Bizim İçin Bir Sığınak : Nordlicht

Şimdi efendim bu kadar fuhuş ve çiş muhabbetinden sonra, müsade ederseniz pek sevdiğim bir mekandan ve şarkıdan söz ederek bağlayayım.

Nordlicht, St. Pauli’nin en boklu, en salaş yerlerinden biridir, ama kendine göre müdavimleri olan bir yerdir. Reeperbahn’ın başlarında bir yerde görece daha şöhretli Zum Silbersack’ın bulunduğu sokağa saparak ulaşırsınız. Silbersack gümüş çanta demektir ve bulunduğu sokağın adı da aynıdır. O zamanlar, sokağın adıyla uyumlu bir biçimde köşede bir kuyumcu vardı, daha çok ucuz gümüş işleri, cenaze şamdanları falan satan bir yer. Her neyse, Zum Silbersack, gelip giden ressamlar sayesinde biraz daha şöhretli bir yerdir, onu geçip Fredrichstrasse’ye kadar devam ederseniz tam köşede Nordlicht’e ulaşırsınız. Kerhanelerden ve kulüplerden nispeten uzak, orospuluğun bile daha özgür olduğu, fiyat listesini şarkı söyleyerek ilan eden serbest çalışan hanımların işleri bitince gelip iki tek bira attığı bir küçük köşecik olduğu için uzun geceler boyunca kulunuz Gaffar’a da ev sahipliği yapmıştır.

İsveç kökenliler burayı özellikle bilirler, çok gelirler. Çünkü adına şarkı yapılmış bir mekandır. O zamanlar Nordlicht’e takılan bir grup çocuk, kendilerini görmüşlüğüm de var, meğer bir rock grubunun elemanlarıymış. İşte bunlar 2007 senesinde bir şarkı yaptılar Nordlicht adında.  Az çok meşhur da oldular. Şarkının bir yerinde Nordlicht’e nasıl gidebileceğinizi de anlatıyorlar, yol tarif ediyorlar.  Tarifte adı geçen eski Astra biracısı bizim Zum Silberback’tan başkası değil. Bana kalırsa çok güzel bir şarkı, çünkü St. Pauli’nin ve Nordlicht’in ruhunu anlatıyor : Dünya’nın her yerinden, kuzeyden ve güneyden gelen insanlar hep birlikte burada içiyoruz, bekliyoruz, krallar gibi, bizi alacak gemiyi bekliyoruz…

Evet Nordlicht’te içmek keyifle ve sabırla hayatın akıp geçmesini beklemek gibidir…   Tıpkı şarkıdaki gibi, yedi gün yirmidört saat, Rund um die Uhr, Rund um die Uhr…

Sağlıcakla kalın. Birasız, ahbapsız ve umutsuz kalmayın inşallah …

Buyrun şarkımız bu linkte :

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca