Türkün Dışkıyla İmtihanı

Resim : Bok Kralı (King of the Shit) - Paolo Beneforti - Kanvas üzeri tempera

Resim : Bok Kralı (King of the Shit) – Paolo Beneforti – Kanvas üzeri tempera

Görüntüleri izlemedim. Bu tip sahneleri oldu bitti pornografik bulurum. Ama anlatılanlardan olayın ne olduğunu anladım.

Sıçmak şüphesiz insani bir eylemdir. Ancak başka bazı insani eylemler gibi uluorta icra edilmez. Hatta belki de tüm insan eylemleri içinde kesinlikle mahrem kalması gereken tek eylem bu olabilir. Misal akla ilk gelen mahrem iş, sevişmek, evet toplum içinde yapılmaması gereken bir şeydir ama, yapılsa bile geride pek “iz” bırakmaz. Sıçmaksa, şu malum teyzenin bıraktığı gibi geride kokusu ve görüntüsü pek nahoş bir kütle, bilinen adıyla diyecek olursak, bir miktar “bok” bırakır. Yani efendim, umuma açık yerde def-i hacet eylemek, sadece burna ve göze değil aynı zamanda hijyene ve toplum sağlığına da tecavüz eden bir eylemdir.

İnsanlığın Dışkılama Kültürü

İnsanlığın dışkılama kültürü hayli uzun bir geçmişe dayanır. Bilinen en eski tuvaletler ve kanalizasyon sistemleri İskoçya’daki Skara Brae ve Pakistan’daki Mohenjo-Daro antik kentlerinde yer alıyorlar, tahminen 5 bin yıllık bir geçmişleri var.

İnsanoğlu bu kadar uzun zamandır bir dışkılama kültürüne sahip olmasına rağmen bokla derdi bir türlü bitmemiş. Göçebeler için veya küçük köylerde yaşayan insanlar için bir sorun olmayan sıçma eylemi, insanlar kentlileştikçe ciddi bir dert haline gelmiş. Önceleri bir su kenarında, bir çalı dibinde işini gören insan evladı, şehre gelince bu kolaylıklardan mahrum kalmış, bu işi özgürce yapabilmek bir lüks halini almış. Daracık alanlarda  çok daha yüksek sayıda insanın yaşaması tıpkı başka işlerde olduğu gibi tuvalet işinde de ileri bir örgütlenme, bir şebeke, bir altyapı, hülasa kaynak ve para gerektirmiş. (“Nerede çokluk orada bokluk” lafı da ihtimal bu zamanlarda ortaya çıkmıştır :)

Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, parası olan toplumlar bu işleri daha iyi, daha kaliteli biçimde çözmüşler. 21. yüzyılda parası olduğu halde hala duvar dibine sıçan bir İngilizler bir de Suudlar kalmış durumda. İngilizler sadece sarhoşken yapıyorlar, Suudlar içinse sokakta sıçmak tıpkı kaldırımda yatıp uyumaları gibi doğal bir şey (*).

Ancak öte yandan hiç bir ulus medeni bir şekilde sıçmayı genetik olarak öğrenmiyor. Tıpkı müzik ya da yemek kültürünün gelişmesi gibi tuvalet kültürünün de gelişmesi, ilerlemesi gerekiyor Biz Türkler için de durum aşağı yukarı böyledir. Halkımızın önemli bir bölümünün sıçma konusunda kafasının hala karışık olduğunu söyleyebiliriz.

Vehametin boyutları en iyi askerlik hizmeti sırasında gözlenebilir. Acemi birliklerinin neredeyse tamamında ilk derslerden biri tuvalet terbiyesi dersidir. Askere tuvalet taşına nasıl oturacağı, işi bitince kıçını nasıl yıkayacağı falan anlatılır, deliğe isabet ettirmenin ve sifonu çekmenin ne kadar önemli olduğu vurgulanır. Bazı birliklerde pisuvara ya da lavaboya sıçılmaması gerektiği özellikle anlatılır. Çünkü köyünün bağrından kopup gelmiş erat içinde, modern helayla ilk kez müşerref olan anlamlı miktarda insan bulunur. Bir komutan anlatmıştı, helanın kapısına nöbetçi dikmiş, içeri girmeden askerin ceplerini aratıyormuş. Çünkü taşla giriyorlarmış helaya, suyla taharet bilmiyor çocuk, kıçını taşla temizliyor, sonra taşlardan tuvalet tıkanıyor.

Cumhuriyet ve Çarşaflıların Sıçma Hakkı !

Hastane koridoruna dışkısını bırakan hanım teyzenin kara çarşaflı olmasından hareketle başka tür bir patırtı koptu. Mağduriyet şampiyonu arsız islamcılar ve onların ardı sıra ultra liberal feminikler, “sıçma hakkımıza dokunamazsınız” diye ortaya düştüler. Şaşırmadım, bunlar zembereği boşalmış saat misali aynı yöne dönmekten kuzeyi güneyi sağı solu karıştırır oldular, her yemeğe aynı tuzla koşuyorlar. Son baktığımda, “Cehape döneminde karneyle sıçıyorduk” demelerine ramak kalmıştı. Belki de demişlerdir bile.

Lafı nereye bağlayacağımı anlamışsınızdır, uzatmadan söyleyeyim, deyim yerindeyse bu millete sıçmayı cumhuriyet öğretmiştir.

Türkiye’deki şehirlerin modern anlamda su ve kanalizasyon şebekesine kavuşması cumhuriyet dönemiyle olmuştur. Cumhuriyetten önce İstanbul’da bile bir kanalizasyon şebekesinden söz etmek mümkün değildi. Tuvalet atıkları için evlerin bahçelerinde ya da sokaklarda kazılan çukurlar kullanılırdı. Bu çukurlardan sızan pisliğin sokaklarda seyrü sefer yaptığı sıklıkla gözlenirdi. Bunun için Osmanlı’nın yakası salgın hastalıklardan bir türlü kurtulamamıştır.

Tuvalet Yok, Su Yok, İlaç Yok… Ama Dua Var !

Bir milletin, af buyurun, sıçmayı bilmesiyle kolera arasında doğrudan bir ilişki vardır. Çünkü kolera, bizim Anadolu tabiriyle diyecek olursak “çarık çıkartmaz”, en çok insan dışkısı yoluyla bulaşan bir hastalıktır. Osmanlı Devletinde 1850 – 1917 tarihleri arasında bölgesel salgınlarla beraber kayda geçmiş kolera salgını sayısı ellinin üzerindedir. Dizanteri, tifo ve tifüs salgınları da bundan aşağı kalmaz. Osmanlı bu salgınlara karşı özellikle Sultan Mahmut döneminden itibaren modern tıbbın yöntemlerini de kullanmaya çalışmıştır ama cehalet ve yoksulluk o denli yaygındır ki salgınlarla baş etmek bir türlü mümkün olmaz.

Halk genel olarak hastalıklara cinlerin yol açtığını düşünmektedir. Karantina ve hijyen tedbirleri çoğu zaman uygulanamamaktadır. Çünkü en önce memleketin çoğu yoksul ve kara cahildir. Ne sağlık bildirilerini okuyacak kadar bilgisi ne de anlatılanları uygulayacak kadar imkanı vardır. Kanalizasyon şebekesinin, su tesisatının olmadığı yerde hacetini bildiği usullerle gidermeye devam etmekte, hastalık karşısındaysa yapabildiği tek şeyi yapıp allaha sığınmaktadır.

1917 Tarihli bir "Kolera Duası"

1917 Tarihli bir “Kolera Duası” (Kaynak: Tarihçi Baki Sarısakal)

Sağlık hizmetleri ve hijyen açısından toplumun genelinden daha ileride olması beklenen orduya ait kayıtlar 20. yüzyılın başındaki acı halimizi göstermektedir. Alman araştırmacı Eric Jan Zürcher 1914-1918 Savaşı’nda Osmanlı Ordusunda hastalıklardan ölümlerin yüzde 50 civarında olduğunu; fakat Alman Ordusu’nda bu oranın yüzde 10’da kaldığını yazıyor. Osmanlı Ordusu’nda salgın hastalıklardan ölenler diğer ordularla kıyaslanmayacak ölçüde yüksektir. Ordunun salgın hastalıklardan kayıpları 388 bindir. Örnek olsun, 3. Orduda hastalıklardan ölümler, harp meydanında ya da yaralanarak ölümlerin tam 28 katıdır.

Salgın hastalıklarla mücadele edebilmek için kurulan yarım yamalak bir sağlık örgütü vardır, ancak sık sık cami hocalarının ve dincilerin sabotajlarına uğramaktadır. 1840 yılında Amasya’da linç edilen karantina doktoru Paldi bunlardan sadece biridir. Yağmalanan karantina binaları, öldürülen doktorlar, sağlık görevleri.. Osmanlı tarihinde bunlardan bol bol bulabilirsiniz.

Şu resimdeki belgeye bakın, 1917 yılına aittir. Sultanahmet İttihat ve Terakki Kulübü tarafından bastırılıp dağıtılmıştır. Başlıkta şöyle yazmaktadır : “Koleradan Muhafaza İçin Hane Derununa Talik Edilmesi veya Taşınması Lazım Gelen Mücerreb Bir Dua”. Tuvalet yok, temiz su yok, ilaç yok, ama dua var. İşte Osmanlı genel hatlarıyla budur !

İnsan Gibi Sıçmak Zorlarına Gidiyor

Osmanoğlu ailesinin hoyratça kullandığı, tarumar olmuş bir ülkeyi devralan Cumuhiyet, hiç bir şey yapmadıysa insanlara insan gibi tuvalete gitme, kendi bokuyla oynamama olanağını sağlamıştır. Tıpkı yurttaş olma, eğitim alma, oy kullanma ve tabii ki insanca giyinme haklarını sağladığı gibi. Dolayısı ile hastane koridoruna def-i hacet eyleyen kadının giyimiyle bu davranışı arasında doğurdan bir ilişki vardır. İnsanı o kara örtünün arkasına hapseden kafa onu hayvan derekesine indirmiştir. Ancak şuursuz bir hayvanın yapacağı türde bir işi, üstelik de bir hastanede yapıp bundan herhangi bir rahatsızlık duymamaktadır.

Ve fakat islamcılar ve onların şakşakçısı laybırıllar bu olayın konuşulmasından pek bir rahatsız olmuşlardır. Çünkü bu işin gerçekten de cumhuriyetle, aydınlanmayla bir ilgisi olduğunu bal gibi bilmektedirler. Yetmez ama evetçiler, Genç Sivillerle birlikte“yüzbin kalın bok” eylemi yaparlarsa şaşırmayın. Aydınlanmanın ve eğitimin getirdiği herşeye düşmanlık gütmek öylesine kanlarına iliklerine işlemiştir ki cumhuriyetin “uluorta sıçma evladım” demesi bile zorlarına gitmektedir.

Nasıl ki etek tayörlü cumhuriyet öğretmeni, sus işareti yapan hemşire, temiz pak giyimiyle “laikçi teyze” Cumhuriyet’in sembölüyse, hastane koridoruna sıçan çarşaflı kadın da islamcıların yarattığı Yeni Türkiye’nin sembolüdür. Bundan sonraki seçimlerimiz, tercihlerimiz, bu modeller üzerinden yapılmalıdır.

(*)Sarhoş İngilizlerin uluorta hacet gidermesi ile ilgili bir yazıyı uzun zaman önce yazmıştım, meraklısı bakabilir: Barcelona’da İngiliz Gibi Sıçabilir Misin Sevgilim ?

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca