Oğuz Atay, Tezer Özlü, Charles Bukowski, Şemsi Yastıman ve Ben

Factotum, "her işi yapan adam" demek. Bukowski 1975'te yazmış, 2005'te filmi çekilmiş.

Factotum, “her işi yapan adam” demek. Bukowski 1975’te yazmış, 2005’te filmi çekilmiş.

Hayata tutunmakta zorlanan insanlar ikiye ayrılırlar : Oğuz Atay okuyup kendi kendileriyle kavgaya tutuşanlar, Bukowski okuyup işleri oluruna bırakanlar…

Tutunma ve kök salma konusunda gerçek bir başarısızlık öyküsü olarak ben, hiç bir zaman ilk türden olmadım. Ne kimsenin intiharı ilgimi çekti ne de kendimde bir intihar eğilimi gözledim. Ama tam olarak ikinci tür de olamadım. Çünkü Bukowski sabah akşam içen küfürbaz bir adamdır ve gerçekten de dünyanın değişmesi, düzelmesi umrunda değildir. Dürüstçe söyleyeyim mi, aslında pisliğin biridir. Ama tabi, misal bugün yaşasa ve olmaz ya benim onunla konuşacak fırsatım olsa, ona “sen bir pisliksin” desem, büyük olasılıkla “evet öyleyim” diye yanıtlayacaktır. Yani işte o kadar “pis” bir pisliktir.

Şunu itiraf etmeliyim, Oğuz Atay’a daha çok saygı duyuyorum. Bukowski’nin saygı duyulacak hiç bir tarafı yok, ama galiba onu daha çok seviyorum. Bunlardan birini arkadaş olarak seçecek olsaydım, Bukowski’yi seçerdim. Zaten sanırım Oğuz Atay benim gibi boş beleş biriyle ahbap olmak istemezdi, kendi çapımızda bir ayyaşa, Bukowski’ye kalırdık.

Çünkü, çok derin düşüncelere gelemiyorum. Hayatı yaşayarak anlamak, sadece gördüğümü algılamak, onun arkasını düşünmemek istiyorum. Ama Bukowski kadar boş kafalı adi bir pislik de değilim. Fikirlerim var, ya da daha doğrusu, fikirlerim olsun istiyorum.

Üçümüz bir barda olsaydık, yok yok üçümüz değil dört yapalım Tezer Özlü de gelsin. Dördümüz, yani Tezer, Oğuz, Charles ve ben, Tezer’le Oğuz birbirleriyle konuşur, bir sürü ilginç ve iç bunaltıcı fikirler üretirlerdi. Charles ve ben saygıyla dinlerdik, ben arada lafa karışır, gerçekten bir şeyler biliyormuşum izlenimi verecek bir iki söz ederdim, ama Charles o kadarını bile söylemezdi.

Ben içmeye başlayınca duramıyorum, bayılıncaya kadar içiyorum. Charles da öyle. Tezer’le Oğuz onbire doğru kalkarlardı. Onların yazcak yazıları var, düşünecek, üzülecek, bunalacak çok şeyleri var. Bizse Türkler ve Rumlar gibi sadece laklak ederken düşünebiliyoruz. Ona da düşünmek denirse.

İkimiz yalnız kaldığımızda büyük olasılıkla Bukowski benden nefret ederdi. Çünkü ben içince mutlaka dünyanın düzelmesi gerektiğini düşünürüm, üstelik zaten çok ümitli biriyim, yani kendimden değil de dünyadan, insanlardan çok umudum var, ve sarhoşken de daha ümitli oluyorum. O ise tam tersi, kaçmak için içiyor.

Factotum’da şöyle yazmış: “Sarhoş olduğunuzda dünya yine aynı yerinde durur, ancak bir an olsun gırtlağınıza sarılmaktan vazgeçer”.

Factotum, Bukowski’nin ikinci romanı. Diğer tüm kitapları gibi bir solukta okumuştum ve yine diğer tüm kitapları gibi içimi kaldırmıştı.

Factotum her işe koşan bir tür “ne iş olsa yaparım abici” demek. Sabah akşam iş aramasını, bir işten bir işe kovulup durmasını anlatır. İyi bir yazar olacağını zannetmek gibi aptalca bir hayali vardır ve yarı şuurlu bir halde bu hayalin peşinden sürüklenir.

Ben de bu ağzı iki karış ayrık gezme, ahmakça işlerle vakit kaybetme ve bir baltaya sap olamama halini kendime pek benzetirim. Ancak yine de midem bulanır, çünkü Bukowski (romandaki gerçek adıyla Henry Chinaski) inanılmaz derecede istemsiz ve dirençsiz biridir. Karizmasını sefillik üzerine kurmuştur. Hiç bir fikri olmayan bir sefil olmak, her an biraz daha çok, biraz daha yoğun öyle olmak, iyice dibe batmak… Amerika’da doğup büyümüş olmasıyla ilgilidir belki de. Amerika insanları böyle un ufak öğütürmüş, öyle derler.

Çok iç bunaltıcı yazdığımın farkındayım. Bu üçüyle öyle bir barda olsam ve sonra da Bukowski’yle başbaşa kalsam gerçekten içim bunalırdı. Hadi hem kendime hem size bir iyilik yapayım, oraya bir beşinci koyayım, kafası da tarzı da kulunuz Gaffar’a daha uygun bir abi, biz hararetle konuşan Tezer’le Oğuz’u dinlerken gelmiş orada yan masaya oturmuş. Köşeli yüzlü, muzip bakışlı, kalender bir tip. Az biraz Orta Anadolu köylülerine benziyor, ikimiz de “alamancıyız” ya hani, hemen seyirtiyoruz birbirimize. “Abi” diyorum “biz burada iki olmuş, iki olmamış oturuyoruz sen de katıl bize.” Olmuş, olmamış ne demek anlıyor hemen, “ben de olamayıp da olmuşlardanım yeğenim” diyor. “Hah ulan bu işte” diyorum, bu pislik Bukowski’yle benim aramdaki fark bu, ben hala bir baltaya sap olmanın iyi bir şey olduğunu düşünüyorum, hadi balta olmadı, nacak olsun, keser olsun, ufak da olsa bir işlevi olsun insanın hayatta.

İşte benim bu güzel abim de “factotummuş” uzun bir zaman, çalgıcılıktan başka bir iş yapamayacağını anlaması için epeyi kafa göz yardırması gerekmiş. E biz doğu toplumuyuz, roman falan bilmeyiz ya, o da romanını değil de türküsünü yazmış bu boşgezerliğin. Yine doğulu olmanın hakkını verip bir miktar abartarak tabii.

Efendim, huzurlarınızda kendime hepsinden daha yakın hissettiğim sevgili ağabeyim, Şemsi Yastıman. Ben Bukowski’ye afedersiniz kıçımı döndüm, sabaha kadar onunla içeceğim. Bizim Factotum’umuzu Zenaat Destanı’nı kendi ağzından dinleyin. Şerefine Şemsi ağam, nur içinde yat, mekanın cennet olsun…

Zenaat Destanı’nın tüm sözleri için tıklayın. 

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca