Avrupacı Liberaller ve Evrensel İkiyüzlülük (devam)

Resim : La convergences des ignorants (Cahillerin Uyumu) - Francisco Pez - Yeni medya

Resim : La convergences des ignorants (Cahillerin Uyumu) – Francisco Pez – Yeni medya

Politik doğrucu liberal kafanın gölge boksu

21 Ocak 2002 tarihinde Fadime Şahindal adında 26 yaşındaki Maraşlı bir Kürt kadını İsveç’in Uppsala kentinde öldürüldü. İsveçliler, Fadime’nin babası tarafından “aile namusunu temizlemek” maksadıyla öldürüldüğünü öğrendiklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Fadime’nin başına gelenler İsveç’te ilk defa yaşanmıyordu. Fadime’nin kamuoyunun ilgisini çekmesinin sebebi, okumuş, İsveç toplumuna entegre olmuş bir kadın olmasıydı. Fadime henüz yedi yaşındayken İsveç’e göç eden ailesi yaklaşık yirmi yıldır İsveç’te yaşıyordu. Her fırsatta “sosyal demokrasinin yarattığı cennet” olarak sunulan, dünyada kadın haklarının kalesi olarak gösterilen İsveç’in yurttaşları ne hikmetse burunlarının dibinde sürüp giden başka bir yaşamdan ve bu yaşamın ürettiği töre teröründen habersizdi. Dünyanın her yerinden onlarca farklı etnik gruba kucak açan, iddiaya göre ırksal önyargıların tarihe gömüldüğü, parlamentosunun %40’ı kadınlardan oluşan İsveç’te bile kadın böyle bir vahşetin nesnesi olabiliyordu. Fadime vakası gizli kalmış başka bir sürü aile içi şiddet olayının gün ışığına çıkmasına yol açtı. İsveç sisteminin ateşli savunucusu liberaller ve sol-liberaller için gerçekten dehşet verici bir gelişmeydi bu, sonunda entegrasyon bakanı Mona Sahlin “biz bu işi beceremiyoruz” diyerek istifa etti.

Fadime’nin cenazesi ulusal bir olaya dönüştü. Evde oturmuş televizyondan Uppsala büyük katedraldeki töreni izlerken bir yandan da başını liberallerin çektiği bir fikri tartışıyorduk. Haberlerde ya da analizlerde Fadime’nin ailesinin etnik kökeninin ve dininin belirtilmesinin hatta Ortadoğulu vs. bile denmesinin ayrımcılığa yol açtığını, bunun telaffuz edilmemesi gerektiğini söylüyorlardı. İsveçli Kürtlerin önde gelen bir iki aydını da bu fikre “Kürtler aşağılanıyor” diyerek destek verince, kısa süre içinde ortaya bir garabet çıktı : herkes töre cinayetlerine karşı olduğunu, İsveç’in bunu yeneceğini söylüyordu ancak kimse bunun sebepleri üzerinde konuşamıyordu! Gerçek bir mücadeleden ziyade vaziyeti idare eden türde bir gölge boksu. Tıpkı bizimkilerin sabah akşam terörü “lanetleyip”  o terörün İslamcılığını pas geçmeleri gibi.

İsveç’te Fadime’den önce olduğu gibi ondan sonra da töre cinayetleri işlendi. Kayıtlara geçen sekiz töre cinayetinin tamamında kurbanlar da katiller de müslümanlardı ve bunların altısı Kürt toplumundan çıkmıştı. Bugün bu sorunun özellikle müslüman ortadoğu toplumlarına ve Kürtlere özgü bir sorun olduğunu söylemeniz hala “ayıptır”. Nerede ayıptır? Kamuoyu önünde. Oysa siyasetçiler, gazeteciler bu gerçekleri konuşmayınca gerçek buhar olup kaybolmuyor ki! İsveçliler özel sohbetlerinde, evlerinde, işyerlerinde bunları konuşuyorlar. Çokkültürlülük adına yürütülen liberal kampanya göçmenlerin sorunlarını çözmüyor, sadece onları “farklılıklarıyla” kabul etme eğilimine kapı aralıyor. Bu farklılık töre cinayeti gibi bir saçmalık bile olsa “temkinli” ve özenli davranıyor. Bunun sonucu sadece ayrımcılığın gizli bir hal alması ve daha da derinlerde kök salması oluyor. Yıllardır sürdürülen bu sözde eşitlikçi entegrasyon politikasının sonucu vahimdir : oy oranını neredeyse %15’e tırmandırmış olan faşist bir parti ve bunun karşılığında gettolarda kendi dünyalarına daha çok hapsolmuş müslümanlar.

Batılı liberallerin bizdeki bayileri: yetmez ama evetçiler

İşte yükselen faşizme de İslamcı teröre de beşiklik eden kafa böylesi bir kafadır, bizdeki uzantısı ise yetmez ama evetçi, sorgusuz sualsiz Avrupacı liberallerdir. Bunların en itibarsız temsilcilerinden birinin, Oral Çalışlar’ın Paris katliamından sonra yazdığı yazının başlığı “3 Fransız terörist öldürüldü”. Çalışlar, Fransız hükümetinin katillerin müslüman olduğunu belirtmemiş olmasından çok memnun olduğunu söylüyor, “Türkiye’de dinci katiller, İslamcı faşistler tanımlamaları öne çıkarken Fransa yönetiminin teröristlere  “3 Fransız” demesi anlamlıdır” diyor. Çalışlar tipik bir liberal olduğu için ucuz akıl oyunlarını pek seviyor. Türkiye’de toplumun tepkisini Fransa devletinin açıklamasıyla karşılaştırıyor. Oysa Çalışların sözünü ettiği söylem Fransız halkına değil devletine ait ve devletler hiç bir zaman doğruları, gerçekleri söylemezler, sadece işlerine geldiği gibi siyaset yaparlar. Halksa (niyetinden bağımsız olarak) alabildiğine gerçek bir dünyanın içinde yaşar. Bunun için burada İslamcı faşist denilen adamlara Fransız halkı da aynı sıfatı yakıştırmaktadır, çünkü evet, onlar İslamcı faşistlerdir, liberal politik doğruculuk bunu görmek istemese de öylelerdir. Çalışlar, kariyerini İslamcıların yükselişine bağlamış benzerleri gibi teröre ve faşizme adını koymayarak, güya sureti haktan görünmekte, ayrımcılığa karşı tavır almış gibi davranmaktadır.  Ama iş İslamcı AKP rejiminin faşizan uygulamalarına gelince bu performansının yarısını bile göstermemektedir.

Aydınlanma, laiklik Out – Postmodernizm, dinler arası diyalog In

Sovyet sonrası dönemde Batı düşüncesinin en büyük hayali ulus devletin aşılması oldu. Aydınlanmanın yerini postmodernite, laikliğin yerini dinler arası diyalog, yurttaşlık şuurunun yerini çokkültürlülük almalıydı. Halkların özgürlüğü için, bireyin özgürlüğü için ulus devletin aşılması gerekiyordu. Ne hikmetse koca Avrupalılar bir tek ülkede bile ulus devletlerini aşmadılar ama eski Yugoslavya’ya kan banyosu içinde takla attırmayı başardılar. Çünkü kendileri ortak bir Avrupa ruhu çevresinde kenetlenmeye çalışırken, Avrupa’nın bahçesine bile almadıkları uluslara etnikçilik, mezhepçilik pazarladılar. Türkiye’de ise enini boyunu bilmeden Batı mahreçli herşeye atlayan yarı-aydın takımı ulus devleti aşacağım diye getirip ülkeyi dincilere teslim etti. Sayelerinde gerçekten de cumhuriyetin ulus ve yurttaşlık kimliği aşıldı, iyi miydi kötü müydü bilemem, ama ortaya çıkan yeni rejimin ne olduğunu işte hepimiz görüyoruz.

Zenginleri incitmeden yoksulluğu yok eden Avrupalı süpermenler !

Ulus devletin aşılması için Avrupa düşüncesinin önerdiği model, içinde kapitalizme yönelik ciddi bir eleştiri barındırmadığından toplumsal çıktısı yalandan bir hoşgörü ideolojisi oldu. Bu tam anlamıyla bir “mazur görme” pratiğidir. Ayrımcılığa karşı geliştirilen ve neredeyse tüm Avrupa’nın ittifak ettiği bu tavır aslında sadece gerçek ayrımcılığın üstünü örtmeye yarar. Sizi eleştirirken güya size saygı duyduğu için Türklüğünüzü, Kürtlüğünüzü, müslümanlığınızı dile getirmeyen, bundan özenle kaçınan Avrupalı, iş sizinle insani bir ilişki kurmaya gelince bir anda dünyanın en ihtiyatlı insanına dönüşür. İş hayatında ya da günlük yaşamda yabancıların, göçmenlerin maruz kaldıkları ayrımcılığın, kaba muamelenin örnekleri saymakla bitmez. Çünkü politik doğruculuk “aleme malum olanı” gizlemek üzerine kuruludur. Sıradan insanlarsa siyasetçilerin, gazetecilerin ifade etmediğini, toplumda dillendirilmeyeni gayet iyi bilmekte ve büyük siyaset ne derse desin gündelik zihniyetlerini bunun üstüne kurmaktadırlar. Tıpkı Hırvatlardan hiç söz etmeden Hırvat milliyetçiliğiyle mücadele edemeyeceğiniz gibi İslamdan söz etmeden de İslamcı teröre karşı duramazsınız. Avrupa liberal düşüncesi ise bunu gerçekten yapmayı ummaktadır, çünkü misal, kapitalizmden söz etmeden de yoksulluğa karşı mücadele edilebileceğini zannederek büyüyüp serpilmiştir. Mikro krediler, özel projeler, sosyal fonlar vs.. Sağcılar her nevi dümenle deyim yerindeyse “malı götürürken” solculara zenginleri incitmeden yoksulluğu yok etme hayalleri kurdurmayı başarmışlardır. Kapitalist eski dünyanın yüz yıllık krizine yazılan reçetelerden biri de budur. Sonuçta, kapitalizm de yoksulluk da kriz de yerli yerinde durmaktadır. İşte aynı kafa, onbeş yıldır güya terörle mücadele ederek sonunda İslamcı terörü bu hale getirmeyi başarmıştır.

Dost arıyorsan sert konuşanlara bak

Türkiye’de yaşayan Amerikalı bir profesör bizlere yönelik sert bir yazı yazmış, çok ağır, yenilmesi yutulması çok zor laflar ediyor. “Siz Türk Halkı, terrörist yönetiminizi bıkmak usanmak bilmeden desteklediniz. Anlamadığınız nedir? Zihninizi bulandıran ne? İslam mı? Lütfen ciddi olun. Zihniniz, para yüzünden bulanık. Rüşvet. İş. Büyük inşaat ihaleleri. Gereksiz köprüler. Yanlış havaalanları. Çevre düşmanı enerji santralları. Torbada kömür.” (*) Gerçekten çok acı sözler değil mi? Ama işte, dost acı söyler demişler. Bu adam bizim dostumuzdur. Bizimle kurduğu eşitler ilişkisinden güç alarak bizde gördüğünü bize karşı dürüstçe söylemektedir. Bizi hayali vasıflarla öven, “kültürel çeşitlilik” kılıfıyla en çirkin yönlerimizi bile tolere eden, liberal Batılıdan on kat yüz kata daha iyidir. Çünkü İslamcı faşizme İslamcı diyemeyen de, AKP bizim gırtlağımıza basarken aptal bir gülümseme ile “ama vesayeti kaldırdılar değil mi” diye soran da işte o Batılı/Batıcı liberaldir.

Sırtını İslamcılara dayayan Batı, İslamcı terörle savaşabilir mi?

Paris’teki yürüyüşte caka satan Avrupalı siyasetçilere bakın. Hepsinin elllerinden kan damlıyor. Tüm Doğu’yu ABD ile birlikte bir bataklığa dönüştürenler bu adamlar değil mi? Yanlarında bizim başbakanlık bekçisinin olması da tesadüf değildir. Çünkü nitelik itibarı ile bizdekiler bunların maşasıdır. Avrupalıların “gerçek islam bu değil” korosuna katılması, özgürlüklere karşı bunca suçlarına rağmen bu küçük adamların sırtını sıvazlaması falan da hep bu yüzdendir. Çünkü liberal ikiyüzlülüğün uluslararası pratik çıktısı, Doğu’daki her memlekette onlara sınısız itaat eden İslamcılardır.

Türkiye tarihini az buçuk okuyanlar Türkiye’de özgür düşüncenin islam dinine rağmen geliştiğini görürler. Laiklik bu ülkenin üç yüz yıllık bir sıçrama yapmasını sağlamıştır. Ve bugün Türkiye doğrudan laikliği, yani özgür düşünceyi hedef alan karanlık bir yönetimin ellerindedir. Bakın başbakanlık bekçisi Paris’te ağzını terörizm ile açtı, islamofobi ile kapattı. Bir kez olsun ağzından ifade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü gibi kavramlar çıkmadı. Çünkü buna inanmıyor, derdi tasası İslamın imajı olmuş, hatta belki karikatüristlerin öldürülmesini içten içe haklı buluyor. Küçük bekçinin Paris’te dostlarıyla beraber arzı endam ettiği saatlerde onun polisi Birleşik Haziran Hareketi’nin Laik Eğitim yürüyüşünü engellemeye çalışıyordu. Göz yaşartıcı bir samimiyet !

Bir zamanlar bu adamların ateşli destekçisi olan izan fukarası Ertuğrul Özkök, Paris’ten canlı yayına bağlanmış, sanki Reyhanlı katliamı başka bir yerde olmuş gibi “olaylar Türkiye’ye de sıçrayacak” diyor. Liberal Özkök bilmezden gelebilir ama biz biliyoruz, Türkiye’nin üzerine çöreklenmiş olan İslamcı rejim ülkemizin kapılarını çoktan bu yamyamlara açtı, kapamaya da hiç niyeti yok. Ve bu karanlık adamlarla mücadele edebilmemiz için en önce liberallerin bin bir katakulli ve akıl oyunuyla üzerimize geçirdiği ölü esvaplarını yırtıp belanın adını doğru koymak zorundayız: İslamcı terör, İslamcı faşizm.

— // —

Meraklısına not : Geçen yazıda “İslamcı terörün anası Avrupalı çok kültürcü liberaller, babası ise fırsatçı sağcılardır” dediğimde beni ciddiye almayanlar, buyrun buradan yakın: Bir kaç gün sonra Zizek de aynı şeyi söyledi, “dinci köktenciliği liberalizm yaratıyor” dedi : http://siyasihaber.org/sectiklerimiz/slavoj-zizek-dinci-koktenciligi-liberalizm-yaratiyor

(*) http://www.brighteningglance.org/paris-kayniyor-tuumlrk304ye-koku350uyor-7-ocak-2015.html

— // —

Konuya dair bir önceki yazı için : Avrupa İkiyüzlülüğü ve İslamcı Terör

— // —

Deli Gaffar’ın Notları tamamen bağımsız bir kişisel blogtur. Hiç bir siyasi grup, medya kuruluşu ya da şirketin desteği olmadan yayın yapar.

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca