Esnaf Ne İşe Yarar ?

Heykel : Kavga edenler (Squabblers) - Seramik ve mermer - Katerina Smoldyreva

Heykel : Kavga edenler (Squabblers) – Seramik ve mermer – Katerina Smoldyreva

İslamcıların dibine kadar mağduru ve muhalifi oynadığı yıllardı. Bunların İbrahim Sadri adında ağlak bir radyo/TV şovcusu vardı, hırsızların gözde kanalı Kanal 7’de kendi çapında bir kampanya başlatmıştı : “süpermarketten değil bakkaldan alışveriş”. Tabi o zamanlar süpermarket deyince akla Migros falan geliyor, daha İslamcılar büyük bakkallık işlerine girmemişler, BİM, Şok falan ortada yok.  Kampanyanın sahibi diyordu ki “süpermarket size selamın aleyküm demez, halinizi hatırınızı sormaz, gerektiğinde veresiye yazmaz.. ama bakkal amca mahaledeki bir komşunuz, arkadaşınız gerektiğinde kötü gün dostunuzdur.”

Bizim izan fukarası bazı solcu arkadaşlarımız da bu söylemden pek bir etkilenmişler, bir de o zamanlar böyle solcuların islamcılarla kucak kucağa dolaşması pek bir moda, bu az gelişmiş kahve filozofuna alkış tutuyorlar. Büyük marketlere karşı olmak kapitalizme karşı olmak oluyor hesapta. Bana ballandıra ballandıra bakkaldan manavdan alışveriş yapmam gerektiğini anlatan bir solcu abiye “bak abicim” dedim “hani İbrahim Sadri bakkala bakınca veresiye yazan sevimli bir bakkal amca görüyor ya, işte ben o işin ötesini de görüyorum, onun için süpermarketi tercih ediyorum”. “Neymiş ötesi” diye sordu.

Ötesi, bakkal amcanın veresiye defterindeki borçları silmek için tezgah arkasında mahallenin kadınlarına hallenmesidir, ötesi bakkal amcanın peynire kireç, bulgura su basmasıdır, ötesi bakkal amcanın bayat bisküvileri tazelerle harmanlamasıdır, sigara zammından önce tüm paketleri tezgah altına indiren de aynı bakkal amcadır, herkese ait olan kaldırımı manav reyonu için bedavadan işgal eden de, mahalleye baskın yapan polislere cansiperane adres tarif eden de.. İşte bu bakkal amca kendi sınıfının, yani esnafın tipik örneklerinden biridir.

Tarihin bir döneminde meslek erbabı olmak, başka bir deyişle zenaatkarlık, toplumsal üretim için yaşamsal bir önemdeydi. Ancak sermaye birikimi tarih sahnesine burjuva sınıfını armağan edince esnafın üretici bir güç olarak önemi azaldı. Büyük sermayenin yeni keşifler ve icatlar yapması, büyük üretim tesisleri kurması, ticareti büyük miktarlarla yapıp fiyatları ucuzlatması esnafı hepten ekonomik hayatın figuranı haline getirdi. Ekmeklerini kaybetmemek için ileriye doğru atılan her adıma muhalefet etmek zorunda kaldılar. Dünya iktisat tarihinin son iki yüz yılına baktığınızda nerede bir ilerleme varsa orada ona karşı çıkan bir esnaf grubuyla karşılaşırsınız. Bizdeki en bilinen örnek matbaaya direnen yazıcı ve mücellit esnafıdır. Bakkallar süpermarkete, dolmuşcular belediye otobüsüne, metroya, duvarcılar büyük inşaat firmalarına, fırıncılar Halk Ekmek’e, terziler konfeksiyona, hocalar okullara direnir… çünkü daha çok fayda üreten yenilik onları işlevsizleştirmekte, toplumsal önemlerini hatta bazan ekmekleri ellerinden almaktadır. İşlevini yitiren esnaf eğer vaktiyle bir yerlerden bir vurgun yapabilmişse büyük sermayenin küçük ortakçısı haline gelir. Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın deyimiyle tefeci bezirgan sınıfın bir parçası olur. Anadolunun her yerindeki Ford bayii, Arçelik bayii, Unilever dağıtımcısı falan bu tip adamlardır işte. Eğer bu kadar gücü de yoksa, mecburen çok düşük verimli, ancak rant, vurgun ya da fırsatçılıkla kazanç sağlayacak işleri yapmaya başlar. Galericilik, çeşitli mağaza işletmeciliği, dükkancılık… Hele bir de Türkiye gibi iç göçün yoğun olduğu, ekonomik hayatın kim kime dum duma yürüdüğü ülkelerde en çok bulunan şey niteliksiz insan olduğu için köyünden tarlasını satıp kente düşen, ilk iş dönemin modasına uygun bir dükkan açar. Misal, son on yılda türeyen cep telefonu ikinci elcileri, aksesuarcıları vs. hep bu kitlenin ürünüdür.

İster köşe başındaki “çakmaklara gaz doldurulurcu” olsun, isterse caddedeki dev İstikbal bayii ikisinin de esnaf olarak ortak özelliği gündelik kazanca bakıyor olmalarıdır. Günleri tezgah başında müşteri bekleyerek geçen insanlardır. Müşteriyle biraz muhabbet ve ileri-geri pazarlıktan sonra malı verip parayı alırlar. Nasip kısmet vs. gibi sözcükler dillerinden düşmez çünkü onlar da işlerinin biraz tesadüfe bağlı olduğunu, gerçekten bir şey üretmeyen varlıklar olduklarını bilirler. Örneğin, Altunizade’de galericilik yapan bir esnafı düşünün. Bu adam ne iş yapar? Sabah dükkanı ve aynı anda masasındaki radyosunu açar, akşama kadar sadece çay içip lak lak eder, iyi ihtimalle tavla oynar. Tek işlevi dört tane kıçıkırık otomobili kapısının önüne dizmiş olmasıdır. Bu adamı iktisadi sistemden çıkarıp atın, hiç bir değer kaybı, hiç bir eksiklik, hiç bir yoksunluk olmayacaktır.

Öte yandan bu adamların ekonomik hayattan atılması iki sebepten ötürü olanaksızdır: birincisi kapitalizm ruhu itibarı ile ekonomik serbesti demektir, isteyen istediği işi yapar, verimsiz olanların piyasa tarafından eleneceğine inanılır. Bu tez koca bir yalan olsa da, yani verimli olanlar değil üçkağıtçılığı fırsatçılığı iyi yapanlar, daha ahlaksız ve daha acımasız olanlar ayakta kalsa da başlangıç prensibi değiştirilemez: kapitalizmde girişimci özgürlüğü vardır. İşte bu girişimci özgürlüğü kapitalizmin bir başka olmazsa olmazıyla, işsizlikle yan yana gelince ortalık bir anda kendi işini kuran hür teşebbüs erbabıyla dolmaktadır. Hülasa, kapitalizm var olduğu sürece esnaf denen zümre bizzat kapitalist sistemin bir gereği ve sonucu olarak yaşamaya devam edecektir.

Peki, buraya kadar tamam, yaşamasına yaşayacaktır da ne işe yarayacaktır? Öyle ya, ileri kapitalizm çağında kapı önünde tavla oynamanın ne kendilerine ne de devlete özel bir faydası olamaz. Ekonomik verimliliğe ve toplumsal üretime katkısı tırı-vırıdan ibaret bir sınıfa nasıl bir işlev bulunacaktır?

Bu işlev genelde kendiliğinden baş veren ve çoğu durumda baskıcı devletler tarafından dizayn edilen gericiliğin sokak gücü olmaktan başka bir şey değildir (*). İran Devrimi’nin islamcılar tarafından gasp edilmesini anlatan tüm kitaplarda ortak bir tespit vardır, islamcılar solcuları, liberalleri ve genel olarak demokrasi isteyen kentli halkı bastırırken en büyük desteği çarşı esnafından almışlardır. 1979 Tahran’ında çok belirgin hatlarla çizilmiş bir taraflaşma vardır: üniversiteler, işçiler ve orta sınıf kent halkı sosyalizmden ve demokrasiden yanayken esnaf ve gündelikçi lümpenler dinci bir rejimden yanadır. İkinci grubun silahlanarak sokağı kontrol etmesiyle islamcılar galip gelirler. Her coğrafyadan başka örnekleri de vardır. Türkiye’de de işçiler bir gösteri bir eylem yaparken eski solcu bir iki dükkancıyı saymazsanız esnaf en iyi ihtimalle kepengini kapatıp kaçar ya da vitrinin ardından kin dolu gözlerle insanları izler. Polisle göstericiler arasındaki hemen her çatışmada esnafın polisten yana tavır alması da şaşırtıcı değildir.

Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından İsmail Türüt ve Ozan Arif katili öven ve hepimizi tehdit eden bir şarkı yapmışlardı. Bunu protesto eden bir grup sanatçıyla beraber ben de Agos’un önündeki bir eyleme katıldım. Biz dışarıda hepi topu bir 80-100 kişi basın açıklaması yaparken gazete binasının altındaki gözlükçü dükkanının sahibi içerideki polislerle muhabbet ediyor arada küfür eder gibi birşeyler mırıldanarak bize bakıyordu. Sonra dışarı çıktı, “dükkanın önünü kapamayın, burada beklemeyin” diye insanların bir kısmını dükkanın önünden uzaklaştırdı. Belli ki hır çıkarmak istiyordu, içerideki polislerle bir dümen kurmuştu ya da hatta belki kendisi bizzat polisti. İçimizden sinirlenip tepki verenleri sakinleştirdik, bu tuzağa düşmemeyi başardık.

İşte esnaf demek böylesi bir potansiyel demektir. Ekonomi bozulmasın, istikrar sürsün, günlük kazancım eksilmesin ya da yeni vurgun fırsatları çıksın diye yapamayacağı şey yoktur. Seçmen profil araştırmalarına bakın AKP en çok oyu bu kesimden alır, çünkü bir yandan onları beslerken diğer yandan kredi kartı, banka kredisi vs ile kendine mahkum etmiştir. Sistemin bu en sadık kölelerinin sadakatini yeniden üretmenin yolu ise beş para etmez TV kanalları, akıl fukarası gazeteler ve tabii ki cuma namazlarıdır.

Haziran günlerinde yapılan anketler Türkiye genelinde esnafın çoğunluğunun Gezi olaylarını desteklemediğini, bunun bir darbe girişimi olduğunu düşündüğünü göstermişti. Milyonlarca insanın katıldığı isyanda bir tek dükkan camı bile kırılmamıştı, daha doğrusu sadece polis bazı dükkan camlarını kırarken suçüstü yakalanmıştı, ama esnaf yine de göstericilerden şikayetçiydi. Neden? Çünkü cirosu düşüyordu, ekonomi bozuluyordu. Bu şikayetçi olma hali önce Mado’nun Saray’ın Kızılkayalar’ın göstericilere takındıkları düşmanca tavırla ortaya çıktı, sonra sokaklarda eli sopalı esnaf abiler belirdi en son da içlerinden biri, HDP’li mi AKP’li mi oduğu hala net olmayan bir haysiyetsiz elinde palayla sokağa fırlayıp insanları öldürmeye kalktı. Daha sonra öğrendik ki Eskişehir’de gencecik bir çocuk, Ali İsmail, esnaf polis işbirliği ile bir ara sokakta kalleşçe öldürülmüş. Kimbilir başka ne hikayeler yaşandı çoğunu duymadık. Ama anladık ki esnaf denen bu insan türü üç kuruşluk çıkarı için en adi düzenin devam etmesini bile destekler. Bunu anlayan bir tek biz değiliz, diktatörlük de anlamış, görmüş olmalı. Bunun için devletin üst kademelerinden esnafın gerektiğinde polis, hatta hakim olabileceğine dair mesajlar geliyor. Dünyanın tüm baskıcı rejimleri gibi islamcı AKP diktatörlüğü de kendine sadık vurucu bir sokak gücü olarak esnafı kullanmaya kararlı. Esnafın da buna pek itiraz edeceğini sanmıyorum. Ancak kesin olan başka bir şey de esnafın sadakati suya yazılmış bir sınıf olması, her zaman güçlüden yana tavır koymasıdır. Bunun için sokakta, çarşıda, pazarda onlara kritik zamanlarda güvendikleri hükümetin kendilerini kurtarmaya yetişemeyeceği anımsatılmalıdır.

 

(*) Daha geçenlerde bir tivıtır filozofu bana “dünyayı ilerici-gerici olarak algılamaktan vazgeçin” yazmıştı, cehaletin bu kadarına ne diyeceğimi bilemediğim için susmayı tercih ettim.