Karaburun’da Bir Direk

Direk evet, bildiğiniz elektrik direği, ama ters giden bir şeyler var...

Direk evet, bildiğiniz elektrik direği, ama ters giden bir şeyler var…

İnternetten takip ettiğim eğlenceli bir arkadaşım var, Ozan. Karaburun diye bir yere yerleşmiş, Feysbuk’tan günlükler yazmaya başladı. Anlattığına göre küçük mü küçük, sıkıcı mı sıkıcı bir tatil beldesi, hele de yaz bitmişse. Her gün aynı ücra kasabanın aynı sıkıntısı tekrar ediyor. “Bildiğin taşra” diyeceğim ama anlatılan taşradan daha beter, çünkü üstüne bir de sanki dünyanın sonunda bir yeri anlatıyormuş gibi anlatıyor. Sonra da lafı ne yapıp edip memleketi kurtarmaya bağlıyor,  “madem bu kadar sıkıcı bir yer, madem bu kadar ücra, hemen bir örgüt falan kurup ülkeyi kurtaralım, devrim yapalım” falan diyor. Arkadaş bu nasıl bir çelişkidir? O kadar ücra bir yere gittiysen devrim senin neyine, ya da devrim yapacaksan oraya ne diye gittin? Anlayacağınız arkadaşımın günlükleri kafamı epeyce karıştırdı.

Memlekete gelir gelmez ayağımın tozuyla İzmir’e uçtum. Pazar gezmesine Alaçatı’ya gideyim, beyaz Türklerin arasında rengim açılsın diye yola koyuldum. Çeşme otobanında bir tabela, Karaburun yazıyor. “Oğlum Gaffar” dedim kendi kendime, “fırsat bu fırsat buraya kadar gelmişken bak bakalım şu Karaburun nasıl bir yermiş”. Demez olaydım. Arkadaş yol git git bitmiyor, köylerden dağlardan derelerden geçiyoruz, tepe çıkıyoruz, düze iniyoruz, bir tek şerit, bir çift şerit, ulan kahvaltı yapacaktım Alaçatı’da, öğlen oldu midem sırtıma yapıştı ama hala varamıyoruz Karaburun’a. Gerçekten dünyanın bir ucu, Türkiye’nin son noktası bir yer işte. Hani Ankara’nın başkent oluşu anlatılırken hep söylenir ya “Atatürk Ankara’yı merkezi konumu için seçti” diye, arkadaş  eğer bu merkezi konum tezi doğruysa Karaburun’dan değil devrim “ulusal turp üretiminde atılım programı” bile çıkmaz.

Böyle tuhaf bir hissiyat içinde sonunda Karaburun’a vardım. Şu sözünü ettiğim lokasyon çelişkisi dışında şirin mi şirin bir kasaba. Bir kaç farklı mahalleyi, yakın köyleri gezdim. Ne yalan söyleyeyim on numara tatil mekanı. Kafa dinlemek isteyene, emekliliği gelene, inzivaya çekilecek olana, şehrin gürültüsünden patırtısından bıkana birebir, huzur dolu bir belde. Kaportacı, kaynakçı, nergisçi, zeytinci bir dolu insanla da tanıştım, ahbap oldum. Çay ısmarladılar, ot böreği, kopanisti, peksimet yedirdiler, aşure ikram ettiler. Ne Türkiye’nin genelinde ne Ege’de bu kadar güzel bir halk bulamazsınız. Saip köyündeki abilerden birine dedim, “abi bu Karaburunlular ne güzel milletmiş yahu” diye, “herhalde kardeşim, burası Bedrettin’in memleketi” diye cevap verdi. Tabi yahu, bu insanlar Şeyh Bedrettin’in torunlarıydı işte!

Sohbet muhabbet o kadar tatlı uzadı ki zamanı falan unuttum. İzmir’e dönmem lazım. Deli kafam, arkadaşımı görürüm belki diye geldiğim yerden o köy senin bu kahve benim gezerek koşar adım geri dönüyorum. Tabii ki yol uzun. Şunu anladım : Karaburun çok güzel yer, insanları çok güzel insanlar. Ama kafamdaki soruya hala yanıt bulamadım. Arkadaş bu kadar ücra bir yerden ne devrimi çıkacak? Devrim dediğin insanlara dokunarak yapılır, inzivaya çekilerek, kafası bozulmuş eski solcular gibi bir köşeye kaçarak değil. Bir de misal, bu tip fikirler tartışarak, başka fikirleri falan da alarak gelişir. Ama bu Karaburun daha çok “siz beni yeterince yalnız bırakırsanız ben sizin yerinize de düşünüp en doğruları bulurum” türü bir yere benziyor. Ama benim sevgili arkadaşımın yazdıkları hala aklımda: Karaburun’da can sıkıntısından devrim yapacakmış! Olacak iş değil, böyle ters iş olur mu?

Böyle düşünürken, yolda direği gördüm! Evet olur, böyle ters iş olur. Demek ki Karaburun böyle bir yer, işler tersten tersten yürüyebiliyor. Direk orada işte..

Prensip olarak elektrik direkleri kabloları taşısınlar diye yapılırlar. Kablo ağır bir şey değildir. Buna karşın direkler olabildiğince dayanıklı malzemelerden üretilirler. Çünkü önemli olan zamana karşı direnebilmeleridir. Atın insanı taşıması normaldir de bir insanın atı taşıdığı vaki değildir. Aynı şekilde, direk kabloyu taşır, kablonun direği taşıması olacak iş değildir. Normalde böyledir, ama Karaburun’da işler değişir. Bizim direk, kabloları taşıyormuş gibi rol yapıyor ama aslında kablonun sırtına binmiş, incecik çelimsiz bakır kablocuk, artık nasıl inanmışsa yaptığı için kudsiyetine, hiç bir işe yaramayan, bir zamanlar bu kablolara direklik yapmış olmaktan başka vasfı olmayan bu gürgen kütüğünü sırtında taşıyor.

O zaman anladım Karaburun’un sırrını. Durup fotoğrafını çektim. Deliyim ya, şu hayatta kendi kulak memem dahil herşeyle konuşmuşluğum var, bir kablo kalmıştı konuşmadığım, aşağıdan seslendim, “kablo kardeş, elektriği taşıyan, işi yapan sensin, bu direğin altı boş, keramet bende deyip seni kandırıyor, taşıma bunu artık sırtında, kurtul yükünden…” Kablo beni duydu mu bilmiyorum, ama hafifçe bir sarsılma, bir titreme olduğunu gördüm, sanki gürgen kütüğü de ters ters bana bakıyordu..Daha fazla uzatmadan, İzmir’e doğru bastım gaza…

Demem o ki bazı ilişkiler ilk bakışta göründüğü gibi olmayabilir. Emeğinizi, umudunuzu, sevginizi sömüren kişileri, sizi sırtında taşıyan, onlar olmadan var olamayacağınız, nefes alamayacağınız insanlar gibi görüyor olabilirsiniz. Oysa kimbilir, belki de Karaburun prensipleri geçerlidir ve sizi sırtında taşıdığını sandığınız kişilerin ayakları kesik, rehber diye bellediklerinizin akılları noksan olabilir. İşte bunun için dünyada üzerine basılabilecek en güvenli kaide kendi ayağınız ve yolunuzu aydınlatacak en kuvvetli ışık kendi özgür aklınızdır.