Bir Sen Eksiktin Aytekin Yılmaz !

Her öykü birbirinden sarsıcı...

Her öykü birbirinden sarsıcı…

Dolunay var ve kentin ışıkları hiç olmadığı kadar az. Tam karşımdaki kocaman otel tabelası bile söndürülmüş bu gece. Bu belki de iyidir, çünkü tüm geceyi gencecik ölülerle geçireceğim. 12 Eylül’ün bizden aldıkları bir yanda… hep genç kalmış abilerimiz ablalarımız.. Diğer yandaysa bizim bizden aldıklarımız. Kardeşi tarafından, yoldaşı tarafından katledilen masumlar…

Bir kitap okudum. Roman mı desem anı mı desem bilmiyorum, ama çok sarsıldım. Ellerim titreyerek, yüreğim pır pır ederek, tüm gece elimde bu kitapla geçti. Şimdi kırmızı kanepemde oturuyorum ve sanki bir dayak yemiş gibiyim. Karanlık bir kent, batmak üzere olan dolunay ve odamda yanıbaşımda gencecik ölülerimiz….

Bayrampaşa Cezaevinde olağanüstü koşullar altında geçen bir dönemin belki de en hüzünlü, en trajik yanlarından birini yazmış Aytekin Yılmaz. Yazmış dediysem oturduğu yerden kimi varsayımlarını ya da görüşlerini toplamamış, kendi yaşam öyküsünden bir kesiti kaleme almış. Yılmaz, dokuz yıldan uzun süre hapis yatmış eski bir PKK hükümlüsü. 1992 yılında tutuklanıyor ve o dönem tutuklanan her PKK’li ve her solcu gibi 14 günlük ağır bir işkence sürecininin ardından Bayrampaşa’ya getiriliyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin şanlı polisi öyle korkunç işkence yöntemleri uyguluyor ki çok az sayıda insan işkenceden çözülmeden çıkabiliyor. Aytekin de bu az sayıdaki insandan biri. Ancak daha içeri adımını atar atmaz örgütün işkencede çözülenlere çok kötü muamele ettiğine tanık oluyor ve bu durumu kabullenemiyor. Aslında örgütsel yaşantının biçimine dair ilk eleştirileri de o zaman şekilleniyor.

İşkencenin bedeninde yarattığı tahribatın görece iyileşmesi aylarını alıyor, ruhundaki yara ise çok daha derin. Ayakta kalabilmek için okumaya ve günlük tutmaya başlıyor. Yıllar sonra bu günlükler cezaevindeki dramın da belgesi haline geliyor. Örgütler kendilerince hainler yaratarak ve sonra da bu hainleri cezalandırarak, yola getirerek bir tür iktidarcılık oynuyorlar. Her iktidarcılık oyunu gibi bunun yakıtı da insan. Evet, canlı kanlı insanlar, etten kemikten ve duygudan yapılma insanlar, kendi yoldaşları… Polisin korkunç işkencelerinden ancak kurtulabilmiş bu devrimciler bu sefer de kendi yoldaşlarının şiddetiyle karşılaşıyorlar. Poliste çözülenleri, yani örgüt ya da arkadaşları hakkında ifade verenleri ya da itiraf edenleri hapiste başka bir işkence süreci bekliyor. Yalnızlaştırılıyorlar, dövülüyorlar, polisin devrimcilere yaptığına benzer türde işkencelere maruz kalıyorlar ve hatta öldürülüyorlar.

Kitaptaki her öykü başlı başına yakıcı, kahredici. Gözlerinizin yaşarmadığı, ruhunuzun isyan etmediği tek bir örnek yok. Ama bir yandan da kitabın yazarına kızıyorsunuz, “arkadaş zaten devletin devrimcileri bu kadar ezdiği her türlü şiddeti uyguladığı bir zamanda bir tek devrimcilerin kendi iç hesapları mı kaldı anlatılacak” diye. Nitekim sağda solda yazılanlardan, bazı örgütler tarafından kitaba çok sert reaksiyonlar verildiğini görüyorum. Bu tepkileri anlayabiliyorum, gözünüz gibi sakındığınız ve hep iyi, hep güzel olmasını istediğiniz bir davanız, bir örgütünüz var. Onun çirkin bir yanını görmek, ilk başta ona iftira ediliyormuş gibi bir his uyandırıyor, ya da anlatılanların doğru olduğunu bilseniz bile “sırası mı şimdi” diyorsunuz, “zaten devlet, onun medyası, kalemşorları sürekli bizimle uğraşıyor, bir sen eksiktin Aytekin Yılmaz.”

Ama size samimi bir şey diyeyim mi, evet gerçekten de eksik olan bir tek Aytekin Yılmaz’mış. Çünkü neden biliyor musunuz, Türkiye’nin teoride en devrimci en ilerici yapıları Aytekin Yılmaz’lara tahammül edebilselerdi pratikte bu denli otoriter ve kapalı olmazlardı. Ve tabii ki siyaseten daha kapsayıcı daha başarılı olabilirlerdi. Ancak Aytekin Yılmaz’lar en iyi ihtimalle hain damgası yiyip suskunluk sarmalına mahkum ediliyorlar. Oysa dünyanın en iyi dostu size eksikliklerinizi, kötü yanlarınızı açıkça söyleyen kişi değil midir? Eleştiri ve özgür düşünce açısından hadım edilmiş üyeleri kutsayan, cesurca düşünenleriyse itip kakan bir örgüt ne kadar başarılı olabilir?

Diyeceksiniz ki “Türkiye’deki tüm sol örgütleri böylesi bir ithamla yüzyüze bırakmak doğru mudur, kendi yoldaşını öldürebilecek denli kirlenmiş yapıları baz alarak sola eleştiri geliştirmek ne kadar isabetlidir?” Doğrudur, zaten Aytekin Yılmaz’ın aktarımlarına göre bu denli korkunçlaşabilen hepi topu dört örgüt vardır, en başta PKK ve DHKP-C, onlara göre çok daha az sayıda infazla TİKKO ve MLKP. Dev-Yol, TDKP, Rızgari ve daha pek çok örgütün bu tip yöntemlere hiç işi olmuyor. Sosyalist devrimci örgütlerde de bu tip yöntemler yok. Ancak örgüt içi infazı bir hata ya da bir sapkınlık gibi değil de kapalı, antidemokratik örgüt yapısının vardığı son nokta olarak okumak gerektiğini düşünüyorum. Evet Aytekin Yılmaz -belki de ileri derecede dramatik oldukları için- kitabına konu olarak bu infazları seçmiştir, ancak asıl görmemiz gereken devrimci örgütün zamanla düşmanına benzemesi, mücadele ettiği devleti taklit eder hale gelmesidir. Evet, bugün Türkye’de kendi yoldaşını infaz eden bir örgüt kültürü kalmamıştır ancak hala bazı örgütler kendi içlerinde iktidar alanları yaratmakta, bu alanları sorgulayan kişilerden ciddi biçimde rahatsız olmakta, onları tasfiye ederek, küçümseyerek, söz hakkı vermeyerek susturmaktadır. Anlaşılan o ki silahlı mücadelenin kızıştığı, devletle kıran kırana bir savaşın yürüdüğü zamanlarda içeriye dönük yürütülen bu şiddetin dozu da yükselmektedir.

Türkiyede bugün faal olan solcu örgütlerin ezici çoğunluğu bu tip uygulamalardan hem ilkesel olarak hem de pratikte uzak olması Aytekin Yılmaz’ın kitabını değersizleştirmiyor, aksine değerini bir kat daha artırıyor.  Çünkü tüm devrimci yapıların bu öykülerden ders çıkarması gerekiyor. Belki bugün kimse yoldaşını öldürmüyor, ancak otokratik yönetim anlayışları o kadar yaygın bir kabul görüyor ki pek çok yapıda farklı görüşler hala ölüm sessizliğine mahkum ediliyor. Bu ise, kanımca, devrimcilerin ilerlemesinin önündeki en büyük engeli oluşturuyor.

Kitapta bana çok ilgi çekici gelen bir detayı daha aktararak bitirmek istiyorum. Hapiste on yıl geçirecek olmanın kaygısıyla kıvranıp duran Aytekin’in imdadına Victor Hugo’nun Sefiller romanı yetişiyor. Romanın kahramanı Jean Valjean 19 yıl mahpusluktan sonra hayata yeniden başlayan bir karakter. Aytekin de yeni tutmaya başladığı günlüğüne şu notu düşüyor : “Eğer Jean Valjean 19 yılın ardından dışarı çıkabiliyorsa, ben de on yıl kaldıktan sonra çıkabilirim!” Günlüğüne düştüğü bir başka notsa şöyle : “hapishanede edebiyat bir mahpusun ayakta kalmasını sağlar!”. Bunlar zor koşullarda ayakta kalabilmek üzerine çok sade ve aynı zamanda çok işlevsel bilgelikler. Ve anlaşılan o ki edebiyat Aytekin Yılmaz’ı ayakta tutmakla kalmıyor, aynı zamanda ondan parlak bir yazar da yaratıyor.

(*) Aytekin Yılmaz’ın Yoldaşını Öldürmek adlı kitabı İletişim Yayınları tarafından basıldı.