Bana Bir Suşi Verin Ulusal Sorunu Bile Çözeyim !

Ulusal sorunu patlatmış bir suşici. Ama sınıf sorununda durumu müphem :)

Ulusal sorunu patlatmış bir suşici. Ama sınıf sorununda durumu müphem :)

Moskva’nın iyi yanlarından biri de suşinin bol ve ucuz olmasıdır. Yani tabi kimse Moskva’ya sırf suşi var diye taşınmaz ama, suşi yiyeceğim diye tenzilat kuponu peşinde helak olan bir beyaz yakalıysanız Moskva acılarınızı biraz dindirebilir. :)

Her Türk bir gün suşiyi tadacaktır…  Kürtler kaytarmayın, siz de !

Benim uzakdoğu mutfağıyla imtihanım İstanbul’un en beyaz semtlerinden birinde, Moda’da başlamıştı. O zamanlar Moda’da bir Çin lokantası vardı, gerçek Çinliler tarafından işletilen bir lokanta.Çok gencim, itiraf edeyim, “manita zoruynan” gittik bu lokantaya. Dana eti, pilav gibi bir şeyler söyledik, yemek geldi, aile işletmesi ya hani, servisi de çinliler yapıyor, yemeği getiren arkadaşa sordum “biraz ekmek alabilir miyim” diye. Adamın suratı şekilden şekile girdi, ıkına sıkına, “eee… biz Çin mut-fak-ta kullanmıyor ekmek…” dedi. Ben de Türk gibi devam ettim “nasıl yani hiç mi yok?”, yanıt aynı kesinlikte “ı-ıh hiç yok”

Hay allah, kız reklamcı, Avrupa görmüş, hatta bir de vejeteryan, zaten yanında utana sıkıla et yiyorum, ulan bir de ekmeğin derdine düştük iyi mi! Hayat boyu garson fırçalayan, işletmeci dürtükleyen bir tip olamadığımız için boynum bükük öylece apışıp kaldım. Ama arkadaş et de ekmeksiz yenmiyor ki! Nihayetinde “ekmeği ekmek arası yapıp” yiyen bir milletin evladıyım, ne edeyim? Bu dediğim şaka değil, gerçekten de Malatya’da biz yağlı ekmek deriz, tereyağlı hamurla yapılan pideyi somun arasına koyar yerdik. Erzurumluların ketesi de öyle bir şeydir, içi kavrulmuş unla doldurulmuş börek, ya da bizim tabirle “kömbe”. E buyur bakalım, orta yerde bilmem ne sosuyla iyice ağırlaşmış dana eti, iki tane de çubuk, ekmek yok.. Bizim kız soya filizlerine falan dalmış gitmiş, onun da derdimizi taktığı yok… Sonunda açlık galip geldi, karizmayı çizdirmek pahasına “bir dakika” deyip masadan kalktım, gittim o zamanlar MKM diye bir market var, oradan bir somun ekmek alıp geri döndüm. Çinlinin gözleri yuvasından fırladı ama bir şey de diyemedi. Bir yandan yiyorum bir yandan da kıza açıklama yapıyorum “arkadaş tamam her mutfağa saygımız var, multi-kulti yani, tamam, ama ekmeksiz lokanta mı olur yav..” … Karnım doydu ama ikna edemedik, manita da buhar oldu, kaldık somun ekmekle başbaşa..

Sonra yıllar boyunca bu uzakdoğu lokantalarından uzak durdum. Yaban ellerinde en iyi ihtimalle pizzacıya falan gittim. Lakin kaçmak mümkün değil, malumunuz evrensel bir kültürdür, her yere yayılmış. İsveç’te kaldığım zamanlarda da bildiğin köylüydüm, bir fırsatını bulup kapağı büyük şehre attığımda, – yine eş durumundan –  bir suşicinin kapısına vardık. Kız büyük kentli, dünyada görmediği yer kalmamış, kültürü de ona göre, biz hesapta Avrupalıyız diye geçiniyoruz ama aslında bildiğin Almancıyız, köylük yerde kum midyesi misali… Neyse efendim, afedersiniz Götgatan adında bir caddesi vardır Stockholm’ün, entel takımının pek sevdiği Söder mahallesini boylu boyunca geçer. Orada Murasaki adında pek şöhretli bir Japon lokantası vardır. Cumartesi gecesi dışarı çıkmışız, hatun diyor ki “suşi yiyelim akşam yemeğinde sonra ortamlara akalım.” Tamam ortam kısmı bana da uyuyor ama suşiynen nasıl doyacak arkadaş benim karnım? “Olur” dedim, “gidelim ama bir şartla, tam karşıda Medborgarplatsen’de Yunanlılar domuz döneri satıyor, sonra ben oradan dürüm falan yerim”. Eyvallah, anlaştık, gittik oturduk Murasaki’ye. İşte suşi muşi söylüyoruz, bu arada ben Türkçe soruyorum “yav bunlarda hiç ekmek olmaz değil mi” diye, garson duymuş Türkçe konuştuğumuzu, yine Türkçe lafa girdi “ben getireyim size ekmek” dedi.. Anaaamm, Stockholm’de Japon lokantasında bir Diyarbakırlı, hem de Erganili, kurban olurum Kürt-Türk kardeşliğine be.. Ekmek geldi, kahvaltıdan kalmışmış, ekmek arası suşi, yosun çorbasına falan banıyorum.. Gerçi sonra Yunanlı dönerciye de uğradım ama, yalan yok o ekmek de ilaç gibi gelmişti.

Böyle zorlu deneyimler yaşaya yaşaya sonunda suşiye, Çin yemeğine falan alıştım. Hem de suşi olsa neyse, ayıptır söylemesi nigiri ve hatta saşimiden başkası kesmiyor artık beni. E öyle olunca da suşisi bol ve ucuz şehirlere artı bir puan veriyoruz.

Suşicide garson tokatlanır mı ?

Benim hüzünlü bebeğim Kiev bu hallere düşmeden evvel muhteşem bir kentti. Orada da suşi bol ve ucuzdu. Faşistlerin vahşice “demokrasicilik” oynadığı Maidan’a inen Taras Şevçenka sokağının köşesinde Yakitoriya’nın bir şubesi vardı. Yakitoriya, Kiev’deki bir kaç suşi zinicirinden biri, fest fud lokantası, fiyatları da ona göre ucuz, öğrenciler, orta halli insanlar falan takılır. Ben artık yıllardır çok küntürlülük tarafından dövüle dövüle adam edilmiş biriyim ya, gittiğim yerde suşi yiyorum. Akşam yemeği vaktim onbirden önce gelmiyor, burası da benim eve yakın, geç kapatıyorlar gidip oturuyorum. Garson çocuk köşedeki kızlara dalmış, kakara kikiri, ama belli ki canı da çıkmış bu saate kadar. Ulan benim sipariş bir türlü gelmiyor, gittim yanına, onun İngilizce patlak benim Rusça, “yav kardeş” dedim dilim döndüğünce “benim saşimiler yalan oldu…”. Arkadaş bu çocuk bir panikledi, sanki nükleer tesisinin vanasını bişeysini açık unutmuş gibi, hemen bir koşturmaca, yemek geldi, bira geldi.. “yav birader beni utandırdın” falan diyeceğim dilim yetmiyor ki demeye, anca gülümsüyoruz birbirimize. Kerata bir de sevimli bir herif.. Neyse uzatmayayım, bunun adı İgor, şimdi benim en kral arkadaşlarımdan biri, nişanına bile gittim, hem de neyle, üç şişe boğma rakıyla gittim… Suşi yoktu, rakı, votka, hıyar turşusu :)

Beni affedin bir kişiyi daha söylemek istiyorum size, İstanbul’a ne zaman gelsem, milattan öncesinden kalma arkadaşım Buğra beni hep aynı yere sürükler, salaş, boklu bir bar, Selman diye bir garson var orada, arkadaş bu çocuğu görünce kardeşimi görmüş gibi seviniyorum. Herhalde o da beni görünce seviniyor ne bileyim..

Bir kez Sarıyer’de görmüştüm, adam monşer, hatta belli ki kentli, hesapta solcu falan, kardeşim bir fırçalıyor garsonları.. Tuvalete giderken birine sordum “bu ne ayak” diye, çocuk Adanalıymış, Adana usulü bir küfür salladı, benim bile terbiyem müsait değil tekrar etmeye.

Hülasa, biz bu işlere giremeyiz, biliriz ki hepimiz insanız, daha önemlisi hepimiz garsonuz. Yani akşama kadar biz de birilerine hizmet ediyoruz. Demem o ki garsonla papaz olabilen bir neslin evladı değiliz, en çok mızmızlanırız, o da bize naz yapar, bir orta yol buluruz. Dahası ahbap, arkadaş falan oluruz, Türkiyeliyiz ya biz, başka bir yol yordam bilmeyiz.

Suşi de nereden çıktı ?

Delikanlı en öz solcu partilerden birinin beyin takımındanmış. Abileri vazife vermiş zahar, “sen beyaz yakalıları temsil et, böööyle onları kapsayacak yazılar falan yaz” diye. O da yazmış, zannediyor ki beyaz yakalıları temsil ediyorum deyince ediverili-veriliyor… Belli ki abileri gibi solculuğu laboratuvar ortamında öğrenen biri, “beyaz yakalı kimdir” sorusuna “plazada yaşar, tenzilat kuponu toplar, suşi yer, garson itekler..” diye yanıt verniş. Garibim abilerinin şeflerinin kafaya göre yazdığı yazıları okuyacağına bir zahmet çıkıp o merdiven altı çağrı merkezlerini falan gezseydi oradaki çocukların bir maaşlarının dört porsiyon suşi menüye yetmediğini görürdü, daha önemlisi o çağrı merkezi çalışanlarının arkadaşlarının, kankalarının, manitalarının falan suşi garsonları olduğu, olaylarının da Kartal’da, Samatya’da nargile kafeden öteye gitmediğini bilirdi.

Bilememiş. Bilmese neyse, bir de salondan izlediği manzaradan teori çıkarmaya kalkmış. Daha beterini diyeyim mi, bilse ne bilmese ne, yemek, çay, çorba tercihi üzerinden sınıf analizi yapılır mı yahu arkadaş?  Afedersin yarım aklımla ben mi öğreteceğim marksistliği, solculuğu falan size? İşte böyle lokanta, kupon, garson hikayesiyle sınıfsal tespit yapmaya kalkarsan, lakerda derken suşi deyiverirsin, arkandan bez yetiştiremezler. Demek ki neymiş : salonunuzun manzarası ne kadar güzel olursa olsun, siz siz olun o manzaradan dünyayı okumaya kalkmayın.

Ulusal sorun bu işin neresinde?

Artık bu yeme içme üzerinden teori şeyedeceğiz ya, ben manyağın önde gideniyim, bunların teori cambazı şefleri, baykuşları falan bile elime su dökemez, buradan hoooop ulusal soruna geçiyorum… sıkı durun :)

Şimdi hani Türkçülerin bir lafı var ya “bütün dünya türk olsun”  şeklinde, bir de iddia ederler “bunlar da şunlar da Türkmüş” diye, efendim onu bilemeyiz ama faşolara kötü bir haberimiz var, bütün dünya tersinden Kürt olmuş durumda! Şöyle izah edeyim, multi-kulti dünyada yemek kültürü önemli bir yer tutar. Kürtlere bakınca eskiden sadece kebapçılar, çiğ köfteciler aklımıza gelirdi. Ama o işler değişti artık. Misal, İsveç’teki tüm pizzacılar Kürtler tarafından işletiliyor, hatta “pizzaria kürderia” diye komik bir kavram bile var. E suşi işi boş kalır mı? Kalmaz, son geldiğimde İstanbul’da suşi yediğim mekan %100 Kürt mekanıydı, suşiler de %100  Japon suşisine basacak kadar iyiydi, daha ilginci, ilk defa tabelaya Türkçe “suşi” yazan bir lokanta gördüm. Demek ki bunlar gerçekten beyaz takımından değildiler.

Şimdi çok “beyaz” bir anımla kapatayım. Efendim, Stockholm’de en sevdiğim lokanta Salt’tır. Turistik olmayan bir yer, tamamen orijinal İsveç mutfağı. Onbeş yıldır gittiğim bir lokanta. Kısa zaman önce bir tesadüf sonucu işletmecisinin , aşçısının, şefinin falan komple Kürt olduğunu öğrendim. Cihenbeyli’denmiş hepsi. Papaz olmadık, on numara arkadaş olduk, kardeş olduk :)