Dördüncü Aday

Son büyük abilerimizden, en üst kademeden deli, Şorikli Yaşar.

Son büyük abilerimizden, en üst kademeden deli, Şorikli Yaşar.

Malatya delilerinin son pirlerinden sayabileceğimiz rahmetli abimiz Şorikli Yaşar’ın önemli bir özelliği de Spor Toto oynamasıydı. Oynaması dediysem, kendi oynamazdı da oynayana bir tür danışmanlık ederdi. Toto’nun 13+1 hedefiyle oynandığı zamanlar, evsahibi 1, misafir 2, beraberlik 0 yazıyorsun. Malatya’da delilerin uğurlu olduğuna inanılır, Şorikli Yaşar abi de üzerinize afiyet bizim aramızda en suya sıçma delimizdir desem abartmış olmam, eh işte bu bakımdan toto oynanırken Yaşar abiye sorulurdu. O da rakam, sayı falan bilmediğinden ne sorulursa sorulsun kafasına göre sallar bazen dört bazen beş derdi. “Yav Yaşar sıfır, bir, iki bunlardan birini söyle” deseler de o yine inatla ya dört ya beş derdi. Soruyu farklı sorarlar, “yav gardaş hiç değil bir, iki, üçten birini seç” derler aldıkları cevap yine aynı, ya dört ya beş olurdu. Sonunda da oynayanlar, bu abuk sabuk yanıtlardan ilham alıp kendi kafalarınca bir şeyler yazarlardı.

Toto, biliyorsunuz çok düşük olasılıklarla oynanan bir oyundur. İkramiyenin büyümesi için olasılığın düşük olması gerekir. Aynı şekilde maçlarda sürpriz sonuçların ortaya çıkması bilen sayısını azaltacağı için toplam ikramiye bölünmez ve kazanan az sayıda kişi yüklü miktarda para götürür. Bugün o eski totonun pek çok benzerinin yanı sıra çok geniş kapsamlı bahisler de oynanıyor, ancak temel prensiplerde değişen bir şey yok. İnsanların büyük çoğunluğu kazanamayacaklarını bile bile bahis oynarlar, belki de bu işin olmayacak duaya amin demek olduğunu bildiklerinden bir deliye akıl danışmayı bile akla aykırı bulmazlar. Nihayetinde bu bir umut ticaretidir, bir miktar para verir ve umut ya da -daha kabası- ham hayal satın alırsınız.

Ancak bahisleri düz bir piyangodan ayıran ince bir detay vardır, bahis az da olsa sizi de işin içine katar. Takımların yapılarına, tekniklerine, güncel durumlarına hakim olunca şıppadanak bileceğinizi düşünürsünüz. Beygir yarışlarında olduğu gibi bunun detaylı analizlerini yayınlayanlar bile var. Gelin görün ki bu analizlerin hiç biri şikeyi, kumpası, teşvik primlerini, hakem dümenlerini, federasyon katakullilerini falan içermez. Bu taraftan bakınca belki kaba bir çekiliş piyangosunu kazanma olasılığınız bile futbol bahsinden daha yüksektir. Ama buna rağmen yine de bahisler her zaman daha çok ilgi çeker, af buyurun, daha çok hıyar söğüşler.

Şans oyunlarını oynayanların umumiyetle it kopuk takımı olduğu zannedilir. 2010 yılında İngiltere’de bir araştırma yapılmış, görülmüş ki bahis ve piyango oynayanların ezici çoğunluğu “aklı başında” diye tabir edilen normal insanlar, eğitimli, işinde gücünde kadınlar ve erkekler. Neden biliyor musunuz? Çünkü yukarıda tarif ettiğim ham hayal ticaretine en uygun profil bunlardır da ondan. Gündelik yaşamın monotonluğuyla bitkin, geçim sıkıntısı karşısında çaresiz, tüketmekten başka bir varoluş biçimi bilmeyen, küçük böcekler gibi anlamsız bir yaşama mahkum… Ne yapsınlar? Hiç değilse bir bilet alıp ya da bilet almayı çok pasif, çok aptalca buluyorsa bir bahis oynayıp sonuçlar gelene kadar hayal kurarlar. Kazanılacak para tüm dertleri bir gecede bitirecek, bol bol tüketmenin önünü açıp, yaşamımıza bol bol anlam katacaktır….

Bu senaryo size birşeyleri anımsatmıyor mu? Tıpkı seçimlerde olduğu gibi değil mi? Hiç bir risk almadan, hiç bir mücadeleye girişmeden, hiçbir konfordan vazgeçmeden dertlerimizi bir gecede bitirecek bir formül gibi algılamıyor muyuz seçimleri de? Sandığa gideceğiz, birbirinden pek de farkı olmayan partilerden, adaylardan birine, el mecbur, mühür basacağız, ertesi gün hooop güneşler doğacak, çiçekler açacak… Çünkü tıpkı bahislerde olduğu gibi, gerçekten de oyunun bir parçası olduğumuzu zannediyoruz. Politik ayak oyunlarını, kulis manevralarını, istihbarat servislerinin çirkin danslarını, düzen partilerine akıtılan milyonlarca lirayı, oy hırsızlıklarını, satılmış gazetecileri, televizyonları, patronların, şeyhlerin, hocaların, borsacıların, foncuların, yancıların, kolcuların, entellerin, şunların bunların dümenlerini hiç mi hiç hesaba katmıyoruz. Zannediyoruz ki tarih seçimlerle yazılıyor, zannediyoruz ki o boş yuvarlaklara mührümüzü bastığımızda, kutsal vatandaşlık görevimizi ifa etmiş ve huzura ermiş olacağız. Oysa köleliğin ne kutsallığı olacak, sadece bizi itip kakmaya devam etsinler diye arada bir aynı sandıklara gidip aynı uğursuz adamlara oy veriyoruz. Sonra TV karşısına geçip çekirdek çitleyerek bekleyelim bahis sonuçlarını. Son 12 yıldır, bırakın 12 yılı ta 1965’ten beri hiç bir iyi haber gelmedi bu bahislerden, ama biz de bıkmadık hala aynı oyuna katılmaktan, gidip sandıkları zorlamaktan. Şu haliyle bakılırsa milli piyangoda büyük ikramiyeyi tutturmak bile daha olası görünüyor.

Bakın yarım aklım erdiğince size diyeyim neden böyle. Böyle, çünkü suyun başını tutanlar seçimleri içinde bizim aklımızın, zekamızın, irademizin de olduğu bir müşterek bahis gibi görmemizi istiyorlar. Hokus pokuslarla iğdiş edilen halk sandığa gitsin, iradesi zannettiği kağıt parçalarını tahta kutulara tıkıştırsın ve sonra da “ya nasip” desin… Sonuçlar gelince de milli irade, kazananı tebrik, oo kaybedenler de bizim kardeşimiz.. tek kelimeyle mide bulandırıcı bir tezgah. Bu tezgahı bozmanın ilk koşulu onun içine girmemek, seçimi bir başlangıç olarak değil bir sonuç olarak görmek. Şunu iyice bellemeliyiz : maçları kazananlar da kaybedenler de bahisleri oynayanlar değil sahada topun peşinde koşanlardır. Hayat sokakta, işyerinde, stadyumda, mahallede, çarşıda, pazarda devam eder ve mücadeleler de ancak buralarda kazanılır. Seçim ise galibiyetinizin ya da mağlubiyetinizin tescillenmesinden ibarettir.

Her defasında kaybettiğimiz bu oyuna yeniden girmemizin asıl sebebi ise aklımızın ve irademizin bir işe yaradığını sanmamızdır. İşte deliler de bu yüzden zokayı yutmazlar, çünkü zaten güvenebilecekleri bir akılları, üstüne ego inşa edebilecekleri bir iradeleri yoktur… Daha önemlisi akıllılar gibi ham hayalden beslenmezler, dümdüz ve alabildiğine yalın bir dünyaları vardır. Bizim Şorikli Yaşar abimizin inatla “dört dört” demesi de ihtimal ki bundandır. Bakın millet iradesi diye pazarlanan uyduruk cumhurbaşkanlığı seçiminde millet oy verebiliyordu ama ne hikmetse aday gösteremiyordu. Birinin aday olması için bir önceki seçim hokkabazlıklarıyla meclisi doldurmuş mebuslardan en az yirmi tanesinin imzası gerekiyordu. Alın size en baştan kokuşmuş bir tezgah, sandığa git, ehveni şerlerden birini işaretle! Bunun için bana “üç adaydan hangisi seni temsil ediyor” diyenlere ben de Yaşar abim gibi “dördüncüsü dördüncüsü” diye yanıt verdim. Dördüncü aday 2013 yılının Haziran ayında Taksim meydanında yakılan özgürlük ateşinin adayıdır. Bugün belki çıkıp kendini gösteremedi ama hiç meraklanmayın, çıkması çok yakındır.