Bize Ölümleri, Bize Sürgünleri Reva Gören Bu Ülkeyi Ne Yapalım?

Akdeniz'de bir gemide. Pek çok kara parçası görünüyor ama hiçbiri memleket değil !

Akdeniz’de bir gemide. Pek çok kara parçası görünüyor ama hiçbiri memleket değil !

Gezi’den sonra çok azalmış olsa da hala kapağı yurtdışına atmaktan yana olan insanlar var. Bunlar gençlerden ziyade otuz-kırk yaş grubu iyi eğitimli beyaz türkler. Niteliklerimin karşılığında hak ettiğim değeri bulamıyorum, üstelik belki kısa bir süre sonra Türkiye bir şeriat ülkesine dönüşecek diyorlar. Haksız da sayılmazlar. Ancak ne zaman bana danışsalar onlara gurbet, sıla ya da yurt gibi kavramların basit şarkı sözleri olmadığını, aksine, yaşamın en yakıcı gerçeklerinden oldukları için bu kadar şarkıya türküye konu olduklarını söylüyorum.

Ege adalarının arasında dolmuş gibi yolcu ve araba taşıyan bir feribota bineceğim. Turistlerin kullandığı gemilerden değil, daha çok adaların ikmal malzemelerini taşıyan ticari bir gemi ama yolcu bölümü de var. Allahın unuttuğu küçücük bir adadayım, günde iki gemi dışında dünyayla irtibatı olmayan bir yer. Kocaman feribotun adanın küçücük rıhtımına yanaşmasını seyrederken üst güverteden aşağıyı izleyen bir adama takılıyor gözüm. Yanımdaki arkadaşa diyorum ki “bak bu bizdendir”. Bizden, yani Türkiyeli ya da Türk, Kürt falan, nasıl derseniz işte. “Nereden anladın” diye soruyor, sormakta haklı çünkü biliyorsunuz Yunanlılar da aynen bize benzerler, bu adamın da çevresindekilerden belirgin bir farkı yok gibi. Ama bilmiyorum işte anlıyorum bir şekilde, belki duruşundan belki başını çevrimesinden bir şeyden işte, her nasılsa bizden biri olduğunu düşünüyorum.

Nuh zamanından kalma bir vapur, içerisi bunaltıcı, dışarı çıkıyoruz, daha güverteye adım atar atmaz gözlerini benden ayırmıyor. Bir süre sonra da karşımda, “Türkiye’den misiniz?”… Kara kaşlı kara gözlü kırkbeş elli yaşlarında, atletik yapılı bir Antepli. Daha tanıştığımız anda anlıyoruz, gizli bir şifre gibi, biliyoruz nasıl adamlar olduğumuzu… Hoşbeş, karşılıklı zarf atmalar, temkinli sorular, kıyısından dolaşan imalar… çok değil on onbeş dakika sonra ortak tanıdıkları veriyoruz karşılıklı, isimler önemli, isimler kimliğimizdeki vizeler gibi…

ha sen şunu da tanırsın o zaman?” 

“evet mahpustaydı geçen yıl çıkmış”

“ben de en son falancayla görmüştüm onu..” 

“yapma yav tanıyor musun onu da, ne yapıyor şimdi?” 

“geçen yıl kaybettik…” 

“vah.. yiğit adamdı..” 

“o siyasetin hepsi yiğittir..” 

“ama feşmekan da oradan..” 

“ya doğru tabi o da var orada…” 

Tamam işte, bir el ense çektik, yokladık birbirimizi, neye göre yapıyoruz bilmiyorum ama anlıyoruz işte, güvenebiliriz, konuşabiliriz… “Türkiye’ye mi” diye soruyor, “hemen değil ama bir kaç güne geçmeyi planlıyorum.” 13 yıldır Atina’daymış, “sen geliyor musun İstanbul’a” diye soruyorum, gözümün içine bakıyor, ağlamakla gülmek arası bir ifade var yüzünde, yani gülümsüyor aslında ama gülmek değil o, gözgözeyiz.. sanki ağlıyormuş gibi bir gülümseme… “anladım” diyebiliyorum sadece… çünkü başka bir sözüm yok söyleyecek…ve çünkü gerçekten çok iyi anlıyorum…

Karlı bir Aralık akşamı İstanbul’a son kez bakışım geliyor aklıma. Bir daha dönmeme, bir daha görmeme, ihtimaliyle çıkışım yola… Her fırsatta ağız dolusu küfür ettiğim kent öyle kıymetli bir şeye dönüşüyor ki sanki İstanbul’dan değil de öz anamdan ayrılıyor gibiyim.  Boğazım nasıl düğüm düğüm, büyük adamlar kadar sağlam biri değilim, etimi koparmışlar gibi zırlaya zırlaya çıkıyorum gurbete…

Şanslıydım, geri döndüm, çoğunluk dönemez, keyiflerinden değil, devlet bırakmaz. Evet özcesi budur, hırsızlara uğursuzlara saadet dağıtan bu düzen solculara ya zindan verir, ya ölüm verir ya da en iyi olasılıkla sürgün… Karşımdaki kara kaşlı adam da geri dönemeyenlerden. Ama sanmayın ki sadece nostalji, eş-dost muhabbeti yapıyoruz. Hemen en iyi bildğimiz konuya, memlekete geliyoruz. “Ben HDK’lıyım ve çok ümitliyim” diyor, “Atina’da şöyle şöyle işler yaptık, miting düzenledik” diye devam ediyor.. HDK’yı neden benimsemediğimi söylüyorum, fikirlerimiz gerilim içinde, ama ikimiz de o kadar mutluyuz ki bu tartışmadan, sanki Akdeniz’in ortasında bir gemide değil de Taksim’de, Kadıköy’de bir kahvedeymiş gibiyiz…

Köy dolmuşu gibi kırk tane limanda durarak ilerleyen gemi Türkiye’ye yakın adalardan birine yanaşıyor. Limanın adını duyunca bir anda ayağa fırlıyor, “buradan türkiye’yi görebilir miyiz acaba…” diye soruyor heyecanla. “Yok abi görülmez, ada çok büyük belki öteki tarafa yanaşsaydı..” diye yanıtlıyorum. Yüzü hala gülümsüyor ama öyle acı bir ifade var ki gözlerinde, sanki Türkiye’nin görünmemesi benim suçummuş gibi hissediyorum, eziliyorum. Belki de bunun etkisiyle hemen ekliyorum

“Abi sık yolum düşüyor Atina’ya.. yani bir isteğin olursa…”  

“Bizim ne isteğimiz olacak, kitap falan olur işte..”

“Kitap, rakı, bulgur ne gerekirse işte… lütfen çekinmeden iste, yoldaşça iste” diyorum. Sımsıcak gülümsüyor. Çünkü kardaşça neyse yoldaşça da o demektir, iyi biliyor…

Ömrümün yarısı gurbetteki abilere ablalara “emanetler” taşımakla geçti desem abartmış olmam. Yaban istasyonlarında sabaha kadar geleceğim treni bekleyen ablalarım, memleket kokuyor diye çıkardığım gömleği koklayan abilerim oldu. Kimileri sadece tabutlar içinde dönebildiler memleket toprağına. Hepsi de bu ülkenin en temiz, en güzel insanlarıydı. Tayyip gibi karanlık adamlara, işini bilenlere, gemisini yürütenlere, zorbalara, katillere, hırsızlara ikballer bahşeden bu düzen benim abilerime ablalarıma sadece ölüm, zindan ve sürgün sundu. Çünkü aydınlıktan yanaydılar, çünkü barıştan, eşitlikten, kardeşlikten yanaydılar, hakça bir düzenden ve özgürlükten yanaydılar. Ancak gördükleri tüm zulme, tüm zorbalığa rağmen bir tek şeyden vazgeçmediler : memleketlerinden. Çünkü yurt dediğiniz sözlükteki basit bir sözcük değildir. Orada sizi yaratan halk yaşar, orada tüm değerleriniz ve gelecek tasarımlarınız yeşerir, aynı dili konuştuğunuz benzerlerinizle kurduğunuz ortaklık ilk bakışta anlaşılmayacak denli derin köklere sahiptir. Dünyanın neresinde olursanız olun kalbinizin iki tıkından biri, emin olun, memleketiniz içindir.

Benden daha genç olan kardeşlerime bir şey demek isterim, beni yanlış anlamasınlar, aklım yarım, kimseye nasihat verecek durumda değilim, sadece kardeşçe bir duygumu paylaşmak istiyorum. Tüm bu kötülük makinesi var ya, bizi horlayan, işsiz bırakan, gaz atan, savaşa süren, öldüren bu diktatörlük, aslında tek amacı bizim bu memlekete olan imanımızı kırmaktır. Vazgeçelim, bu ülkeden bu halktan bir bok olmaz diyelim, tası tarağı toplayıp kaçalım, ya da bir köşede kendi dünyamızda kaybolalım… istediği budur. Çünkü o zaman meydan kendisi gibi hırsızlara ve onları alkışlayan şuursuzlara kalacaktır. İşte izin vermememiz gereken şey de budur. 12 Eylül dünyanın en acımasız, en hain, en alçakça darbelerinden biriydi. Üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, tam da 12 Eylülün islamcı yavruları “artık bu işi bitirdik” dedikleri anda Gezi gibi muhteşem bir isyanı yaratabildiysek eğer, kendimize güvenmemiz  ve memleketten umutlu olmamız için çok sebebimiz var demektir.

Gelelim en baştaki sorunun yanıtına, evet ne yapalım, bize ölümleri, bize sürgünleri reva gören bu ülkeyi ne yapalım? Bizden önceki güzel insanlar ne yaptıysa biz de onu yapalım. Öz anamızı sever gibi, kardeşimizi, eşimizi sever gibi sevelim.. aşkla sevelim. Haramilerin ırzına geçtiği, zorbaların lime lime ettiği o mübarek bedenini kardeşliğe, barışa ve eşitliğe olan inancımızla sağaltalım.

— // —

Deli Gaffar’ı takip etmek için

Twitter : @DeliGaffar

Instagram : deligaffar

Facebook : Gaffar Yakınca