Gezi ve Solun Kapsayıcılık Sorunu

Kapsayıclığın üç kriteri : şeffaflık, katılımcılık, sorgulanabilirlik. Sol bunları gerçekleştirebilir.

Kapsayıclığın üç kriteri : şeffaflık, katılımcılık, sorgulanabilirlik. Sol bunları hayata geçirebilir.

Gezi isyanı toplumsal dönüşümü tetiklemesi ve islamcı diktatörlüğe karşı kalıcı direnç odaklarının oluşması anlamında başarılı oldu. Daha çok bir zihniyet dönüşümünü ifade eden bu başarı, henüz politik karşılığını bulamadı. Ortaya koyduğumuz muazzam enerji ve kararlılığa karşın politik taleplerimizin hiç birini elde edemedik. Çünkü zihniyet değişimi ve toplumsal yaşamdaki dönüşümler geniş kitlelerin katılımı ile ortaya çıkan yatay bir hareketliliğe denk düşerler. Bu dönüşümlerin politik olarak karşılık bulması ise o geniş kitlelerin dikey bir araca sahip olmasıyla mümkündür.  Parlementer sistemde bu araç genellikle bir siyasi parti, bazen de farklı parti ve örgütlerin bir araya geldiği ittifak oluşumlarıdır.

İşte sosyalist solun önemi buradan ileri geliyor. Solun en bilge isimlerinden biri olduğuna inandığım İlhan Akalın 2002 yılında basılan “Eğitim İçin Notlar” kitabında diyor ki “örgüt bir araçsa örgütlülük bir ihtiyacın sonucu olmalı”. Bugün milyonlarca insanda örgütlü olmaya denk düşebilecek bir ihtiyaç var : özgürlük ihtiyacı. Ve yaygın sol kabullenişin aksine insanlar örgütlülükten kaçmıyorlar, büyük çoğunluk diktatörün güçlü bir siyasal örgütlülük sayesinde yıkılabileceğinde hemfikir. Ancak mevcut solcu örgütlerin hiç biri yeterince güven verici, yeterince kapsayıcı olamıyor.

“Gezinin dalgaları solun limanlarına vururken” başlıklı yazımda aslında bu soruna işaret etmeye çalışmıştım. Sosyalist örgütlerin kapsaması gereken geniş kitlelerle bu örgütler arasındaki mesafeyi kapama görevi örgütlere/partilere aittir. Kapsayıcılığın önündeki en önemli engelse bugüne dek geliştirmiş oldukları örgüt kültürüdür. Eski yönetim biçimlerini süratle terk edip günün koşullarına uygun, kitlelerin örgütlenme beklentilerine yanıt veren modeller üretmeli ve hayata geçirmelidirler.

ÖDP’nin son konferansı ve Fatsa’dan bugüne Devrimci Yol pratiğine ilişkin geliştirdiği eleştirel bakış bunun bir örneğidir. Ancak bu bakışın uygulamada ne hale geleceği kadim Devrimci Yol kadrolarının tutumlarıyla yakından ilgilidir.

Aynı şekilde TKP’nin bugün yaşadığı iç gerilim ve fikri bölünme  de bunun bir örneğidir. Gençler/yaşlılar gibi bir ayrım yaşa dayanarak değilse de “eskisi gibi devam/dönüşüm” anlamında doğrudur. Aslında sadece gençlerden oluşmayan bir toplam, partinin kadim yöneticileri tarafından “tasfiyecilik” “kariyerizm” gibi en ağır suçlamalara uğramak pahasına tavrını yeni bir siyaset biçiminden yana koymuştur.  Bu örgütlerle, özellikle de TKP ile ilgili tespitlerimden sonra bana tepki gösteren bazı okuyucularıma şunu söylemek isterim : tüm iyi niyetimle bugünün Türkiyesinde ihtiyaç duyduğumuz örgütün bazı parametrelerini dillendiriyorum. Tespitler benim şahsımdan çok sokaklarda işyerlerinde mücadele eden insanların beklentileridir. Bu parametreler sizin tartışmanızda kategorik olarak taraflardan birini haklı çıkarıyorsa bana kızmak yerine size aynı şeyleri söyleyen arkadaşlarınıza, mücadele namusu itibarı ile sizinle aynı düzeyde olan yoldaşlarınıza kulak vermenizi tavsiye ederim. 

2014 yılının Türkiyesinde toplumsal dönüşüme öncülük edebilecek güçler Gezi’nin isyancı güçleridir. Kapsanması gerekenler bu insanlardır. Bu insanlar nasıl bir örgüte güvenebilirler, nasıl bir örgütte kendilerini bulabilirler? Nasıl bir parti onları kapsayabilir? Bu işin olmazsa olmaz üç koşulunu şöyle sıralayabiliriz :

Şeffaflık

Örgüt, üyelerine karşı açık olmalıdır. İşleyiş, mekanizmalar, mali yapı ve gerçek hedefler üyelerle paylaşılmalıdır.  Misal, bugünkü TKP kendi üyelerinden üye sayısını bile gizleyen bir örgüttür. Neden açıklamıyor? Devlete karşı kendini korumak için mi? Bu çok safça bir gerekçe olur, polisin her tür “gizli” bilgiye ulaşabildiği zaten herkesin malumudur. Partiye ait bilgilerin üyelerden saklanmasının tek izahı olabilir : yönetimi elinde tutan küçük bir grup ya da klik bu şekilde iktidarını garantilemektedir. Çünkü bilgi güçtür, bilgiye sahip olan kuralları istediği gibi maniple edebilir, eylemlerinin sorgulanmasını engelleyebilir, her tür eleştirinin önünü kesebilir. 500 bin oy istediğiniz ya da 30 bin gazete satışı istediğiniz, bunun için sahaya sürdüğünüz bir örgütten kaç üyeniz olduğu bilgisini bile saklamanızın ne tür bir izahı olabilir? Ancak şöyle bir açıklaması olabilir, o üyelerden birinin çıkıp da “arkadaş biz on yıldır, onbeş yıldır canla başla çalışıyoruz, siz ne derseniz onu yapıyoruz, nasıl oluyor da üye sayımız hep aynı kalıyor, nasıl oluyor da hep borç batağında oluyoruz” diye sormasını engellemiş olursunuz.

Kapalı kapılar ardında yürütülen, içeriği ve gelişimi üyelerden gizlenen tartışmalar, karar toplantıları vs. bunlar da aynı amaca hizmet eder. Parti yönetiminin “üvey evlatlara” karşı korunması, tahkim edilmesi. Ancak artık böylesi bir yapı işleyemez. Dikkat edin, bu bir tercihtir, bu da böyle olur demiyorum. “Benim fikrim budur” da demiyorum. İşleyemez diyorum. İşleyemez, çünkü bugünün en dinamik unsurlarını kapsayamaz. Gezinin “orantısız zeka ile malul”, özgürlük aşığı, cumhurbaşkanına bile kişisel tivit atabilen, hale yola sokulması pek zor gençliğini ikna edemez. Bunun için şeffaflık bugünün örgütü için vazgeçilmezdir. Bilginin paylaşımı olabilecek en ileri sınırlara kadar götürülmeli, kimi kritik bilgiler dışındakiler sadece üyelerle değil mümkünse halkla bile paylaşılmalıdır. Fikrine ve eylemine güvenen bir örgüt bundan korkmaz, aksine bunu bir gelişme fırsatı olarak değerlendirir.

Katılımcılık

Belirli periyodlarla merkezi yönetim aygıtının (örneğin merkez komitenin) düşünsel dominasyonuyla şekillenen kongreler ya da konferanslar toplamak katılımcılık değildir. Hatta aksine, katılımcılığın önünü alan bir hal bile yaratabilirler. Bu tür yönetim anlayışı 1970’lerde kalmıştır. Hayat dinamiktir, devrimci bir parti hayatın kendisinden bile dinamik olmak zorundadır. Katılımcılık sürekli çalışan demokratik birimler ve iletişim hatları ile mümkündür. En küçük birimde bile o partinin temel siyaseti, kararları, yönelimleri vs tartışılabilmeli, üst ya da eşdeğer yönetim birimleri bunlara göre karar almalıdır. Eğer bir örgütün kollektif bir aklı olacaksa bu akıl uc bes kisinin kapalı tartışmaları ile değil tüm örgütün katılımı ile inşa edilmelidir. Yine bir örnek vereyim, sınırlı finansa ve kadro kaynaklarına sahip olan küçük bir sosyalist parti için seçimlere girmek ya da günlük gazete çıkarmak çok kritik kararlardır. Bu kararların tüm maddi ve manevi yükü üyeler üzerinde olacaktır. Böylesi bir karar kendine üstün bir akıl vehmeden üç beş tane adamın seçimi olamaz. Olursa, bizim TKP örneğinde gördüğümüz gibi başarısızlık kaçınılmaz bir hale gelir. Başka başlıklar için de durum böyledir. Katılımcılık (ya da kolektivizm) hem insanların o örgüte daha çok güven duymasını ve daha çok sahiplenmesini sağlar hem de daha isabetli kararlar alınmasına yol açar. Üstelik, sorumluluk tüm örgüt tarafından paylaşıldığı için başarısızlık durumunda kimseler günah keçisi ilan edilemez. Böylelikle başarısızlık durumunda bile bölünme değil aksine özeleştiri ve daha çok kenetlenme olur. Yani katılımcılık hem başarı şansını artırır hem de başarızılıkların kötü etkilerini en aza indirir. Katılımcılığın olumsuz etki ettiği tek bir unsur vardır : belirli bir kişi ya da kliğin mutlak iktidar tekeli. Bir örgütte katlımcılık engelleniyorsa bunun altında mutlaka bir ikitdar tekeli vardır.

En önemlisi ise katılımcılığın bugünün kitlelerinin gereksinimine yanıt vermesidir. Katılımcı olmayan bir örgüt Gezi’nin dönüştürücü enerjisini kapsayamaz. Kendi kendine komünler inşa etmiş, sadece barikatlar değil, aynı zamanda mutfaklar, revirler, kütüphaneler kurmuş bir halk hareketinden söz ediyoruz. Bu insanlar organik parçası olmadıkları hiç bir modeli kabul etmezler.

Sorgulanabilirlik

Yöneticilerin ya da sorumluların yaptıkları işler, aldıkları kararlar ve inisiyatifler sebebi ile sorgulanabilmeleri de kapsayıcılık için temel bir gerekliliktir. Tüm başarıları kendi hanesine yazan, başarısızlıkları ise örgüt miltanlarının, üyelerin ya da özel koşulların üstüne atan bir yönetim sadece çağdışı değil aynı zamanda samimiyetsizdir de. Bağımsız denetim ve disiplin kurulları olmayan örgütler hiç bir biçimde güven vermezler. Tayyip’e karşı gelen milletvekilini bir günde partiden atan disiplin kurulları burjuva partilerine özgüdür. Devrimci bir parti öncelikle yöneticilerini denetleyecek organlara sahip olmalı ve bu organların bağımsızlığını garanti etmelidir. Size üç kuruş bağış yapan ya da bir işin ucundan azıcık tutan bir sempatizanın bile içini rahat tutacak denli temiz bir yapı ancak bu şekilde mümkün olabilir. Tüm üyelerin üzerinde mutabık kaldığı bir tüzüğün kongre kararlarıyla işlerlik kazanması ve korunması esastır. Bu olmadan söylenen hamasi devrimcilik nutukları hiç bir anlam ifade etmez. Parti, yöneticisi başarısızlık sebebi ile hesap verebiliyorsa güven yaratır. Burjuva siyasetçilerini ikide bir istifaya davet eden bir merkez, kendi başarısızlıkları sonucunda hesap vermektense militanları suçlama yoluna gidiyorsa halk nezdinde hiç bir inandırıcılığı kalmaz.

Bu üç temel öğenin varlığı yönetsel bir seçimin ötesinde iki şeye daha bağlıdır : Dil ve kültür.

Dil

Dil zihniyetin temel göstergesidir. Bu üç ilke sadece isimlerini yazmakla hayata geçmez. Kapyasıcı bir dilin kurulması bunların yaşaması için temel gerekliliktir. Buyurgan, tepeden bakan, emredici bir dil hiç bir zaman samimi bir ilişkinin zeminini kuramaz. Örneğin, TKP’deki tarafların bültenlerini alıp okuyorum, mevcut yönetim anlayışında ısrar eden tarafın dilinde o eski buyurgan öğeler o kadar belirgin ki aşkla partinin kapısına kadar gelen birini bile soğutup geri çevirmeye yeter. Kapsayıcı bir dil tüm üyeleri ve sempatizanları birlikte inşa etmeye davet eden bir dildir. “Biz bunları yaptık, yapacağız, canınızı sıkmayın sizin yerinize herşeyi biz düşündük” dili artık hiç bir düzlemde alıcı bulamaz. Hele ki “şöyle şöyle yapmak ihanettir, kalleşliktir..” gibi ayrıştırıcı, kategorize edici bir dil kapsayıcı olamamak bir yana, basbayağı yıkıcı bir dildir.

Kültür

Kültür dilin bir adım ötesi, bir örgütün iç ilişkiler bütünü ve bunun vitrine yansıması olarak algılanabilir. Örgütle üyenin ve hitap ettiği kitlenin ilişkisinin diyalektiği kültürü yaratır. Kültür, uzun erimde, tüm siyasi ve sosyal hamlelerin yeşerdiği topraktır.

Kültürün temelinde yatan diyalektik aslında çok basittir : Sosyalist/komünist partinin emekçi sınıfların ve ezilenlerin öncüsü olması onun araçsallığını ortadan kaldırmaz. Parti ezilenlerin zulme karşı direnme ve daha önemlisi iktidara gelme aracıdır. Bir kez iktidara geldikten sonra da zulmü, baskıyı, sömürüyü, özcesi sınıfları ve devleti yok etme, insanı mutlak anlamda özgürleştirme aracı olacaktır. Öte yandan muazzam bir kolektif organizma olarak aynı zamanda canlı bir varlıktır. Yani sadece bir aparat değil aynı zamanda hem çevresini hem üyelerini işleyen ve dönüştüren bir yapıdır da. Üyeler tüm güçleriyle partilerini var ederken parti de mücadelenin her aşamasında üyelerini yeniden yaratır. Bu diyalektik ilişkinin kırıldığı bir örgüt hiç bir koşul altında yaşayamaz. Stratejisi ne olursa olsun, ister geniş kitlelere yayılmak istesin isterse içine kapalı küçük bir çekirdeği hedeflesin, partinin başarısı en önce bu ilişkinin sağlığına bağlıdır. Çünkü öz itibarı ile üyeler partidir, parti de üyelerdir. Hangi örgütlenme modeli, hangi hiyerarşik düzen seçilirse seçilsin bu ilkeden vazgeçme olanağı yoktur.

Gezi isyanı ile gördük ki katı disiplinleri ile övünen partilerin militanları ya da bağlı örgütleri başka inisiyatifler aldılar. Bu onların disiplinsizliği ya da ihaneti ile açıklanabilir mi? Şüphesiz hayır, haftanın yedi gününü işyerinde bildiri dağıtarak, gazete satarak, afiş asarak ya da barikatta dövüşerek geçiren bir militanı disiplinsizlik ya da başıbozuklukla suçlamak en kibar ifade ile insafsızlıktır. Gerçekte, yaratılan tek boyutlu kültür ortamı üyelerin emeğini heba etmekle kalmamakta aynı zamanda onları deyim yerindeyse “ıssızlığın ortasında yalnız” bırakmaktadır. O meşhur “üstün merkezi akıl” tarafından üretilen sözde “muhteşem” teori gündelik kavgada bırakın aydınlatıcı olmayı ayak bağı haline gelmekte, militanın kitleyle ilişkisini sekteye uğratmaktadır. Çünkü gerçeklikle bağı kopuktur, köhnedir ve en önemlisi günün gereksiniminlerine yanıt verememektedir. Türkiye’nin devrimci gücü olmayı isteyen bir parti/örgüt orta ve uzun vadede şeffaflık, katılımcılık ve sorgulanabilirlik ilkelerini kollayan bir kültür ortamı yaratmalıdır. Bu ortam gerçek anlamda yoldaşlık şuurunun da beşiği olacaktır.

Bir not : Bu denli ciddi bir yazı yazmak zorunda kaldığım için takipçilerimden özür dilerim. Elimden geldiğince hafifletmeye çalıştığıma emin olabilirsiniz. Dikkat ederseniz bu yazının hiç bir yerinde Lenin, Marks, Stalin ya da başka bir figürden söz etmedim, alıntı yapmadım. Çünkü bunların çoğu zaman, art niyetli bir biçimde kullanıldığını düşünüyorum. Daha bugünün gerçeklerini doğru düzgün okuyamayan insanlar her fırsatta burnunuza Lenin’i sokup sorunların üstünü kapatma cihetine gitmemeliler. Çünkü tarih bugün, burada ve yaşamın içinde yazılmaktadır.