Ece Hanım’dan Boşalan Yerlerimizi Ezgi Başaran’a Tokatlatacağız…

Ezgi Başaran - Yeni koca adayımız. Karnımızdan suçuluk duygusunu sırtımızdan sopayı eksik etmeyecek !

Ezgi Başaran – Yeni koca adayımız. Karnımızdan suçuluk duygusunu sırtımızdan sopayı eksik etmeyecek !

Türkiye enteli için beyaz Türk tokatlamak bir ata sporu ve hatta bir tür keyifli boş zaman aktivitesi olduğu için pembe yanacıklarımız, ensemiz, falan hiç boş kalmıyor. Sağcıların sermayesi zaten bize sövmek, ben asıl “bizim” taraftakileri diyorum. Birini biraz sevip saymaya okumaya başmayalım hemen tokat, terlik, işaret parmağı havada… O biri vaz mı geçti, ondan boşalan yeri hemen sıradaki dolduruyor. Ama prensip olarak köteği hep “beyazlar” yiyor.

Ece Temelkuran’a söylemiştim, bu iş böyle olmaz, seni okuyanları bu kadar kolay harcama diye. Allah için düzgün kadınmış. İşi uzatmadan bir izahat verdi, “ben o yazıyı size değil falancaya yazdım” dedi, çok yukarıdan bir dili olsa da sonrasında yazdıklarıyla bu açıklamayı yan yana koyunca bunu bir tür özür beyanı olarak algıladım. Çünkü bir daha bize öyle ayarsız tokat sallamaya kalkmadı. Yanisi, amaç hasıl oldu. Zaten delinin biriyim, yarım akılla bağcı dövecek halim yok, niyetim bu Ece hanımlar bizim sırtımıza sopa sallamaktan vazgeçsinlerdi, öyle de oldu(*). Ama işte Ece gidiyor bir başkası geliyor, bizim sırtta ensede ekmek var ki boş kalmıyor, sıradaki kötekçimiz Ezgi Başaran.

Hoşgelmiş, her zamanki gibi Kürt sopasıyla gelmiş. Yanlış anlaşılmasın Kürt sopasının Kürtlerle bir ilgisi yok. Kürt meselesinin sopa olarak kullanılmasını kast ediyorum. Yoksa Kürtler çoğu zaman bize bu “has beyaz” abilerden ablalardan daha insaflı davranıyorlar. Selahattin Demirtaş’ın adaylığından hemen sonra Ezgi hanımın “Hani Kürtler AKP’ye Teslim Omuştu” başlıklı yazısı yayınlandı.

“Selahattin başkanı selamlıyoruz..” tadındaki yazıdan uzun alıntılar yapacak değilim, özetle şunu diyor : “siz Kürtler AKP’ye teslim oldu, Türkiye’yi de bizim demokrasi mücadelemizi de sattı diyordunuz ama bak gördün mü Demirtaş gibi kuvvetli bir aday çıkarıp Tayyip’e kafa tuttular. Üstelik bir zamanlar Kürtler ne acılar çekerken siz onlara destek olmadınız, şimdi onlardan ne yüzle destek bekliyorsunuz da Kürtleri eleştiriyorsunuz. Bu yaptıklarınızdan utanın ve hemen tatavayı kesip Demirtaş’a oy verin…” Bunu da öyle alt perdeden kibar kibar falan söylemiyor, “hey türkiye’nin batısı sizi gidi beyazlar görüyor musunuz ulan parmağımı…” tonunda baştan aşağı “ben sizin kocanızım sırtınızdan sopayı karnınızdan suçluluk duygusunu eksik etmeyeceğim” kararlılığında. Hanımefendi bizi ayar manyağı yapmaya kararlı, ancak anlaşılan o ki artık bu mahallenin bir delisinin olduğundan haberi yok:)

Şimdi Ezgi hanımcım önce o parmağı usulca aşağıya indir, biraz soluklan ve beni dinle. Evvela kolay kısımdan başlayayım, Selahattin Demirtaş’ı pek beğeniyor ve Türkiye’nin her kesimini temsil ettiğini falan düşünüyor olabilirsin. Bahsettiğin Diyarbakırlı gençlere gerillalara falan bir diyeceğim yok, ama müsade edersen bizi temsil edip etmediğine sen değil biz karar verelim. Sözünü ettiğin Demirtaş “Gezi’de darbeciler var mesafeli duruyoruz” diyen Demirtaş değil mi? Bu Demirtaş tarihin gördüğü en büyük hırsızlık skandalının ardından “Başbakana karşı bir komplonun içinde olmayız” diyen Demirtaş değil mi? Gerçekten neyi kapsıyor bu Demirtaş? Nasıl daha açık olabilir, sizin hiç matematik mantık falan okumuşluğunuz yok mu? Diktatöre karşı mücadelemizde Kürt siyasetinin bizden çok diktatörün yanında durduğunu biz mabadımızdan uydurmuyoruz, ne görüyorsak onu söylüyoruz. Size kalırsa Demirtaş’ın adaylığı HDP’nin Tayyip’e kafa tutması, muhalefet yapması falanmış. Bizi de salak sanıyorsunuz anlaşılan! Cumhurbaşkanlığı seçimi iki aşamalı değil mi? Gerçekten ikinci tura Selahattin Demirtaş’ın kalacağını mı düşünüyorsunuz? Velev ki kaldı, bunun sonucu değiştireceğine inanacak kadar saf mı olmalıyız? Ha, yok eğer “size çaktığım şu muhteşem suçluluk duygunuzla gidin mührü Demirtaş’a basın, tatava da yapmayın” diyorsanız o zaman orada durun, çünkü tam zurnanın zırt mıntıkasına geldiniz demektir.

Bak Ezgi hanım, tane tane izah edeyim : dünyada siyaset ya da siyasi mücadeleler “zamanında sen bana bunu yapmıştın ben de şimdi sana şunu yapcam” çocukluğu ile yürümez. Sokakta misket-oyuncak kavgası mı yapıyoruz, kan davası mı güdüyoruz, Sex And The City entrikası mı bu? Çok fazla Kelebek, Hürriyet Pazar falan okumaktan dünyaya bakışınız da bu hale gelmiş demek ki. Bizim davamız basitçe özgürlük davasıdır. Kürtlerinki de aynı davadır. Aklımız fikrimiz menfaatimiz aynı düzlemde olursa yan yana savaşırız, olmazsa ayrı yerlere gideriz, ve bugün olduğu gibi dolaylı yoldan karşı karşıya bile gelebiliriz. Böyle olması üzücüdür ama kendimizi kandırarak yollarımızı birleştiremeyiz ki! Çünkü bu, niyetlerden bağımsız olarak, hedeflerle ve koşulları algılama biçimi ile ilgilidir. Bugün bizim baş düşmanımız olan, çocuklarımızı öldüren adam Kürt siyaseti tarafından “çözümün tek anahtarı” olarak görülmektedir. Dikkat ederseniz niye görülmektedir, nasıl görülmektedir vs. demiyorum, sadece olanı söylüyorum. E nasıl olacak da biz yan yana geleceğiz Kürt siyasetiyle? Demirtaş beyin geçerken iki işçi bir Behice Boran falan demesiyle bitiyor mu bu işler? Bunlar tabii ki olumsuz şeyler değil, ama bir adım öncesiyle değerlendirildiğinde samimiyeti pek kuşkulu sözler!

Siz de bu kuşkunun farkındasınız ki tüm gazeteci/yazar takımının pek sevdiği kadim sopayı gösteriyorsunuz bize : suçuluk duymalısın ey batı, ey beyaz Türk ! Neden ? Çünkü Diyarbakır zindanında işkence varken biz sustuk, çünkü faili meçhuller varken biz sesimizi çıkarmadık… Bana bakın, bizi etrafınızdaki türedi entel gazetecilerle, akademiklerle falan karıştırmayın. Kürdistan’da olanlara sesini çıkarmayan birilerini arıyorsanız önce kendinize, kendi “has beyaz” çevrenize bakın. Çoğumuzun daha bebek olduğu ya da doğmadığı bir dönemle ilgili neyin suçluluğunu almamız gerekiyor üzerimize? Ana babalarımızın mı? Suçluluk ebeveynlerden bize geçiyorsa, ben de sizlerin, “has beyazların” ebeveyn akraba eş dost ilişkilerini açarım utanırsınız. Gelelim Haziran isyanının başını çeken solculara. Sanırım sizin kapsama alanınıza da en çok bizim bu cenah giriyor. Solcular ne zaman Kürtlerin mücadelesine sırtlarını döndüler? Otuz yıl boyunca büyük kentlerde Kürtler için kimler mücadele etti zannediyorsunuz? Kürt mücadelesinin kitaplarını sizin Doğan grubu mu bastı sanıyorsunuz? Patronunuz Aydın bey kaç yıl hapis yatmış Kürt kitapları bastığı için bi deyinverin bakayım? Gazeteniz Hürriyet’in Kürtlere tam cephe savaş açtığı yıllarda sizin eş dost takımından kaç kişi bombalanan Özgür Ülke’ye tam mesai dayanışmaya gitmişti acaba, inanın ben de bilmek isterim!

Sonra tüm acıların Kürdistan’da yaşandığını nereden çıkarıyorsunuz? Bakın size yüzlerce binlerce zulümden birini örnek vereyim. “Götürmeyin kızımı, o daha çok küçük!” sözü size bir şey anımsatır mı bilmem. Bize 1996 yılını anımsatır. Bir vagona “paralı eğitime hayır” yazdıkları için bir kış günü ev baskınlarıyla göz altınan alınan 16 kardeşimizi anımsatır. En küçükleri 14 en büyükleri 16 yaşındadır. Bu insanlar o yaşlarında en feci muamelelere uğradılar, devletin işkence tezgahından geçtiler. İnanılmaz zorlu ve alçakça hilelerle dolu bir hukuk mücadelesiyle ancak yıllar sonra beraat edebildiler. “Götürmeyin kızımı” lafı da analardan birinin feryadıdır. Suçları bomba atmak, keleş sıkmak falan değildi, sadece vagona yazı yazmaktı. Yer neresiydi bilir misiniz, sizin “Eyyy Türkiye’nin batısı..” diye parmak salldığınız batı var ya işte orasıydı, Manisa’ydı. Bu bir örnek, dedim ya bunlardan yüzlerce binlerce var, şimdi biz de kalkıp “vaeeey Kürtler neden gelmediniz neredeydiniz” mi diyelim? Böyle -afedersiniz- gerzeklik, dar görüşlülük olur mu? Bakın, aynı dönemde benim de polisten çok dayak yemişliğim vardır, ihtimal, yarım aklımın çeyreği de o zaman gitti. Sizse o yıllarda en has beyazlara mahsus Koç Lisesi’nde öğrenciydiniz. Ben size diyor muyum “Eyy Ezgi hanım nerelerdeydin o zamanlar…” diye? Demiyorum, demeyeceğim çünkü bu bakış -lütfen af buyurun- ahmakçadır. Misal, bunun dış politikaya yansıması “yav bu araplar bize ihanet etmişlerdi şimdi İsrail’den bulsunlar belalarını” sığlığıdır. Aslına bakarsanız sizi mazur görebildiğim tek nokta da burası, bu sığlığı yetiştiğiniz bostanın toprağından kapmış olabilirsiniz.  Maalesef gazeteci takımının genel düzeyidir bu.

Yazıp çizeceklerinize karışacak kadar ne aklım var ne de haddim. Ancak size kısa yoldan tavsiyem şudur, ne yazacaksanız bize doğru parmak sallamadan yazın ki sonra mahçup olmayasınız. Bakın yukarıdaki metinde sizin Türkiye’nin doğusu dediğiniz yerden Kürdistan diye söz ettim. Bu çok basit bir coğrafi/kültürel nitelemedir. Politik bir şey bile sayılmamalıdır. Ben bunu kullanabilirim ama siz alıntılar vs dışında kullanamazsınız, ne sizin ne de patronunuzun ince hesaplarına uymaz. Demem o ki yeriniz bu kadar darken sağa sola ayarsız sopa sallamak tehlikelidir, mazallah kendi kafanızı gözünüzü yarabilirsiniz. Yok illa elinizdeki suçluluk sopasını kullanacaksanız kendi yakın çevrenize Ertuğrul Özkök’e, Eyüp Can’a, patronlarınıza falan bakın derim. O mıntıkada temizlenmek için suçluluğa, pişmanlığa ihtiyaç duyan kafi miktarda kirli el ve ruh bulabilirsiniz.

(*) Yalnız şunu diyeyim, Ece Temelkuran’ın bana cevaben yazdığı köşe yazısı gazeteci/yazar takımında yaygın görülen o kibirle malüldü. Efendim bu hayalet isimleri falan çok görmüşmüş, vaktiyle Taraf gazetesinde de böyle bir hayalet varmışmış… O zaman demediğimi şimdi diyeyim : beni çevrenizdeki kirlenmiş gazeteci takımıyla karıştırmayın. Ben yazar da değilim gazeteci de değilim hele entel hiç değilim. Sizi tenzih ederek söyleyeyim, perde arkasından yumruk sallamak sizin camianın tarzıdır. Ben ekmek derdinde orta halli bir adamım ve gazeteciler kadar hem nalına hem mıhına orta yolcu bir tip olamadığım için ekmeğimi korumam lazım. Mahlasımın ilk sebebi budur. İkincisi isimle ünvanla anılmak derdinde değilim, şöhret sizin işiniz, bunu ayıp da bulmuyorum, ama bize gelmez. Hayalet miyim? Valla dert edip de arayan benim kim olduğumu on dakikada bulur, tivitırdan feysbuktan mesaj atıp soranlara bile söylüyorum.

Bir de belki bu yazıdan sonra da söylenir, Gaffar kişilere saldırıyor, onları tartışıyor diye. Ne edeydim? Ulan yazıları yazanlar kişiler, gökten vahiyle inmiyor ki bunlar! Gazeteci abiler, ablalar tanrı mı yahu? Biz ne kadar “kişiysek” onlar da o kadar “kişi”. Durduk yere kimseye bulaşmayız, ama itilip kakılmaya da gelemeyiz. Teşbihte hata olmaz bizim Malatya’da bir atasözü vardır “bokunu yiyen kepçesini taşır” derler. Deliye taş atan da sonucuna katlanır. 

 

Ece Temelkuran’la ilgili yazım : Ece Temelkuran Neden Bizi Sevmiyor

Ece Temelkuran’ın cevabi yazısı : Haysiyetimizin Sıcak Yazı : Godot Sendromu

Ezgi Başaran’ın ilgili yazısı : Hani kürtler AKP’ye Teslim Olmuştu?