Gezinin Dalgaları Solun Limanlarına Vuruken

Artık solda durup CHP'yi beklemek nafile...

Artık solda durup CHP’yi beklemek nafile…

Gezi deyince hep AKP üzerindeki etkisini düşünüyoruz. Ancak isyan ülkedeki tüm siyasi yapıları etkiledi. Hatta belki de en çok etkilenenler sol partiler, sosyalistler. Pek çok siyasi partide eski düzenler bozuluyor. Bu, düzen solu açısından AKP’ye daha çok yaklaşma ve çıkışsızlık anlamı taşırken TKP ve ÖDP gibi bağımsız sol partiler açısından yeni fırsatlar, yeni büyüme kanalları anlamına geliyor.

CHP ve HDP : Solu Kaybedenler

Şüphesiz en büyük deprem CHP’de oldu. Daha doğrusu büyük depremin ilk sarsıntıları başladı. “Diktatörü seçimle yenebilir miyiz acaba” türü bir soru işaretinin hem kaynağı hem de manipülatörü olan odaklar aynı partinin, CHP’nin içindedir. Sokakları meydanları teslim alan halk dalgası bunların sayesinde usulca sandığa gömüldü. CHP kendisine oy veren kitlelerin beklentileri karşısında bocalıyor, doğası gereği uzlaşmacı ve işbirlikçi olan bir parti halkın radikal dönüşüm talepleri karşısında ayak diremenin sınırlarını sonuna kadar zorluyor. Ekmeleddin böylesi bir zorlamanın ürünüdür. İkinci etabın senaryosu dincilikte Tayyip’i aratmayacak bu adamla açıldı. İlk isyan eden Hüseyin Aygün’dü sonra Emine Ülker, Süheyl Batum falan geldiler. CHP kendi içinde çok karışacak, bu haliyle toplumsal dalgayı taşıması mümkün değil ama değişim dönüşüm ya da parçalanmadan da çok umutlu olmamak gerekir. CHP’yi bir arada tutan güç Türkiye sermaye sınıfının beklentileridir. Patronlar ve Amerika, CHP’yi uzun süredir arzu edilen AKP’ye ayar verme aparatı haline getirmeye çalışıyorlar. CHP ülke için dönüşümler yaratacak bir iktidar adayı olarak değil, diktatörün ahmaklıkları, beceriksizlik ya da iç çatışmalar sebebiyle Amerikancı ideallerden sapma yönelimi gösteren AKP’yi hizaya getirme aygıtı olarak dizayn ediliyor, daha doğrusu edildi de işlev kazansın diye okunup üfleniyor. Tam da bu sebepten, ulusalcılar CHP’den 20 değil 100 mebus bile ayırsalar bunun bize bir hayrı yok. Sadece büyük mutabakatın başka bir tarafını oluşturabilirler. Ancak daha vahim olan sonuç şu olacak, solculaşmayan bir CHP iyice eriyip gider, en çok düzen içi küskünlerin sığındığı bir liman olabilir. CHP’den çıkabilecek ulusalcı bir başka yapının akıbeti de farklı olmayacaktır.

Kürt siyasetine bakın. Bir deprem de orada.  Sabah akşam Tayyip’e tuzlukla desteğe koşan Öcalan baktı ki islamcılıkla dincilikle bir yere varılmıyor Türkiye’nin demokratik, devrimci, ilerici güçlerinden söz etmeye başladı. BDP’nin HDP’ye katılması depremin ilk sarsıntısıdır. Haziran isyancıları Kürt siyasetiyle AKP arasındaki işbirliğine öyle bir yumruk salladılar ki Apo bey bile yatıp kalkıp bu adamları nasıl ikna ederim, nasıl bunlardan destek alırım diye düşünüyor. Tabii Öcalan’ın binbir türlü taklasının HDP’ye yansımaları travmatik boyutlarda oluyor. Kokusu çıkan bir konu Demirtaş’ın Apo’ya rağmen aday olması. Bu, Kürt hareketi için olağanüstü bir gelişmedir. Apo’ya rağmen Kürt siyasetinde sinek uçması anlamına gelir. Ne kadar hakiki ne kadar dümendir bilemeyiz ama tabir yerindeyse “şuu’u vukuundan beter” bir hadisedir. Bir başka ilginç olay da hemen kongre öncesinde geldi, Türkiye solundan tek büyük bileşen sayabileceğimiz EMEP, HDP’den ayrıldı. İçeride kalanlar küçük gruplar, grupçuklar, hepsi Haziran isyanının sözcüsüymüş gibi konuşuyor. BDP kanadı da biliyor bu arkadaşların etini budunu ama konu biz olunca, yani Haziran isyancıları olunca herkesin iştahı kabarıyor, herkes temkinli. Bu küçük grupların söylemlerinde “ulu önder Öcalan” ikinci sıraya geriledi bile.  Cumhurbaşkanlığı seçiminde Tayyip’e verilebilecek olası bir destek “solcu” bileşenler üzerinde ne etki yaratacak bunu bilemiyoruz… İşte bunlar var ya, bunlar hep Gezi…

ÖDP : Bir ayağı gazda diğeri frende gibi...

ÖDP : Bir ayağı gazda diğeri frende gibi…

ÖDP : Hala Kafası Karışık 

ÖDP zaten Gezi’den önceki bir kaç yıl boyunca küçülmüş bir partiydi. Ufuk Uras’ın partiye verdiği zarar öyle büyük boyuttaydı ki ÖDP’nin bu ihanetten kurumsal varlığını kurtararak çıkabilmesi için Alper Taş gibi en kadim, en fedakar kadroların bir kaç yıl süren çok özel çabası gerekti. Gezi diğer sosyalistlerin olduğu gibi ÖDP’nin de ayağına bir fırsat olarak geldi. Ancak örgütsel gövdesiyle hitap ettiği kitle arasında uyumsuzluk olan parti bir yandan Gezi’yi sırtlarken bir yandan Gezi’nin dağıtıcı etkisine direnmek zorunda kaldı. Gezinin dinamilk unsurlarının bir bölümü bir zamanlar ÖDP içinde yer almış güçlerdi. Örgütsüzlüğü ya da Kürt hareketine eklemlenmeyi kutsayan pek çok bileşen bir kez daha ÖDP’yi eğip bükmeye çalıştılar. Bunun ulaştığı en uç nokta partinin bizzat PKK tarafından HDP’ye katılması yönünde tehdit edilmesidir. Haziran direnişçileri ile klasik küçük sol gruplar arasında sıkışan ÖDP uzun süre bocaladı, hatalar yaptı ve zaman kaybetti. Misal, Gazdan Adam Festivali’nden çekilmeleri ilkesel bir güzellik gibi dursa da siyaseten alan boşaltmaları anlamına geliyordu. Ya da mesela Alper Taş, Sırrı Süreya’yı destekledi mi desteklemedi mi? Sarıgül desteklendi mi desteklenmedi mi? Diyelim ki ben ÖDP’ye sempati duyan bir seçmenim, ne yapmalıydım, o kadar çok boş alan o kadar çok kafa karışıklığı bıraktılar ki ! Halk Meclisleri’nin ilanı için bir yıl geçmesi gerekti, bütünlüklü bir analiz ve yol haritası ancak Nisan ayındaki Parti Meclisi toplantısı ile ortaya çıkabildi.

Halk Meclisleri sade ama çok iddialı hedefleri olan bir yapı. Gezi sayesinde Fatsa’yı aşacaklarını söylemeleri ihmal edilmemesi gereken bir kararlılığa işaret ediyor. Ancak Halk Meclisleri’nin birinci derece rehberleri yine büyük abiler. Bu büyük abiler sadece rehber mi yoksa bundan fazlasını mı ifade ediyorlar? Devrimci Yolcular bir zamanlar Karadeniz’de başardıkları gibi gerçekten katılmcı bir yapı mı kuracaklar yoksa ÖDP deneyiminin ilk dönemindeki gibi şeflerin, kıdemli kadroların belirleyiciliği altında bir tür katılımcılık oyunu mu oynanacak? Zaten küçülmüş, bölünmüş bir partide bunlar ne düzeyde gerilim haline geliyor bilemeyiz, ama ümit bağlanan yapı Halk Meclisleri’nin henüz büyük bir patlama yapmamasının altında bu sebep yatıyor olabilir. Bunca olay olurken Halk Meclisleri nerede? Yerelliklerde ya da ulusal ölçekte neden sesleri çıkmıyor? İhtimal ki ÖDP bir yandan gaza basarken bir yandan kontrolü kaybederim endişesiyle ayağı frene gidiyor. Sürekli olarak bir yerlere eklemlenme ya da ittifak sinyalleri geliyor, oysa isyancıların bağımsız ve güçlü bir ÖDP’ye ihtiyacı var.  Gezi’yi okudular ve anladılar, ancak ağır sarsıntılardan korkuyorlar. Çok önemli bazı örgütçülerini bile Turnusolculara, HDP’ye ya da Yeşillere falan kaptırmış bir partiden söz ediyorum, netleşmekten ve yolları ayırmaktan başka çareleri yok ama Gezi’nin gücü karşısında direksiyonu kaybetmekten korkuyorlar. Hasılı Gezi ÖDP’nin görece rahat uykusunu bozdu, yüzlerini yıkadılar ama bu yetmiyor, su korkusunu atıp duşa girmeleri lazım. İsyanın ÖDP’ye ihtiyacı var, ve eğer bu sorumlulukla bakarlarsa değil duşa denize bile korkmadan girebilirler.

TKP : Örgütten partiye dönüşebilirse Haziran onu bekliyor...

TKP : Örgütten partiye dönüşebilirse Haziran onu bekliyor…

TKP : Büyük Abiler Olmadan Mücadele Olabilir Mi ?

Sosyalist solun en çok dikkat çeken aktörüyse sanırım TKP. Gezi isyanında iyi performans gösterdiler. Sloganları Boyun Eğme neredeyse isyanın mottosu haline geldi. ÖDP’den farklı olarak büyük ve disiplinli bir gövdeye sahiplerdi ve bu gövde isyanın çok işine yaradı, bulunduğumuz her yerde bir şekilde bu boyun eğmecilerin desteğini gördük. İtibarları çok yükseldi. Ancak hangi akla hizmet bir kararsa artık, tek başlarına seçime girdiler, küsürat bir oyla mutlak başarısızlık elde ettiler. Kısa süre sonra da günlük gazeteleri Sol mali sorunlar yüzünden battı. Sol Cephe’yi kurdular ancak gerçekte ne yaptı, seçime ne gibi etkisi oldu bunu hiç bilemedik.

En başarılı olmaları gereken dönemde bu denli başarısız işler yapmalarını anlamlandıramıyorduk ki  büyük gürültü koptu. Meğer Gezi’den sonra parti içten içe kaynamaya başlamış bile. Bir yanda partiyi yirmi yıldır yöneten büyük şefler, diğer yanda bir kısmı onlar tarafından yetiştirilmiş genç adamlar, kadınlar. Sonunda partiyi bölünme noktasına kadar getiren tartışmanın teorik boyutları da olduğu söylense de asıl sorunun siyaset yapma biçiminden kaynaklandığını anlamak güç değil. Gezi’nin kendiliğinden ve muazzam ölçekte kapsayıcı, dayanışmacı ruhu eski yönetim biçimlerini kullanılmaz hale getirdi. Bir zamanlar emir komuta ile kolaylıkla yönetilen örgütler artık bu şekilde yönetilemez oldular. Çünkü canlandılar. Ancak cansız bir organizma sağa sola itilerek yönlendirilebilir. TKP de pek çok başka solcu örgüt gibi bir tür uykudaydı, adı büyük ama işlevi olmayan, toplumsal karşılığı sıfır derekesinde bir yapı. Ama Haziran isyanıyla birlikte toplumsal muhalefet içinde önemli bir role büründü, militanları, sempatizanları her gün polisle mücadele eden, başka siyasetlerden ya da örgütsüz insanlarla iletişim kuran, dayanışma ören ve en önemlisi hiç olmadığı kadar çok ilgiye, iltifata mazhar olan gerçek bir özneye dönüştü. Bir adım öncesinde kendi kum havuzunda oynayıp yazıyla çiziyle vakit geçiren kişiler bir adım sonra bu gerçek öznenin gerçek militanları haline dönüştüler.

Gezi’nin ruhu Türkiyede değişim, dönüşüm -ya da devrim- isteyen herkesi şiddetle çağırıyor. Bu çağrıya kayıtsız kalmak olanaksız. Gençler eski siyaset biçimleriyle ya da idare-i maslahatla Gezi’nin kapsanamayacağını görüyorlar. Çünkü sokaktalar, okuldalar, işyerindeler, mücadelenin içindeler. 2014’ün Türkiyesinde şeffalaşmamış, katılımı önemsemeyen, kerameti kendinden menkul bir emir-komuta sistemini devrimcilik gibi gösteren, sınırları ve olanakları müphem bir “teorik aklı” yüceltip tanrısallaştıran ve tabii bunlarla beraber büyük şefler, gücü tartışılmaz kişiler yaratan bir örgüt yaşayamaz. Çünkü Haziran’ın yeni gücünü kapsayamaz ve tam da bu sebepten sürdürülebilir olamaz. Dikkat ederseniz işçi sınıfı, orta sınıf falan demiyorum. Bunlar çok daha sonraki tartışmalar, bunlardan önce siyaset yapma biçimi ve siyasi kültür var. Örnek vereyim, barikatta kendi örgütünden olmayan insanlarla birlikte savaşan bir genç partisi talimat verdi diye o barikatı terk edemez. Çünkü barikatın kuralları barikatta belirlenir. Sokakta beraber savaştığınız insan kim olursa olsun artık sizin yoldaşınızdır. Onu kapsamanın biricik yolu da onunla aynı kavgada buluşmak, gerçek anlamda “iş-birliği” yapabilmektir. İşte bu yüzden nasıl ki anneniz çağırdı diye oyunu terk edip gidemezseniz partiniz çağırıyor diye de barikatı bırakamazsınız, deyim yerindeyse iki arada bir derede kalırsınız. İdeal olarak örgütünüzle sizin aklınız arasında bir boşluk olmaması beklenir. Zaten boşluk varsa örgütünüzün yönetimde ve işleyiş biçiminde bir sorun var demektir ve bu sorun er ya da geç su üstüne çıkar. Katılım süreçleri doğru düzgün işleyen gerçek sosyalist/komünist partilerde böyle boşluklar olmaması gerekir. Barikat sadece bir örnektir bunun yerine fabrikayı okulu ya da mahalleyi koyabilirsiniz. Eskiden ne TKP’de ne de başka bir örgütte böyle sorunlar olmazdı, çünkü ne barikat vardı ne de gerçek bir toplumsal mücadele. Ancak bugün durum çok farklıdır.

Bir sol örgütün bölünmesine sevinilmez. Ancak TKP’nin kendi içindeki tartışma hayırlı bir gelişmedir. Çünkü prensip olarak ilerlemenin koşulu çatışmadır. ÖDP için söylediklerim TKP için de aynen geçerlidir. İsyancıların TKP’ye ihtiyacı var, Türkiye’nin TKP’ye ihtiyacı var. Eminim ki bu yarılmanın sonucu, kişilerden bağımsız olarak, Haziran’ı daha iyi anlayan ve daha fazla güven yaratan bir TKP olacaktır.  Ve inkar edilemez bir gerçek var : milyonların özgürlük için sokakları doldurduğu bir ülkede bu insanları kapsama iddiasındaki bir sosyalist parti bir fikir dergisi gibi kapalı kapılar ardından yönetilemez. İşte Gezi’nin TKP’deki yıkıcı etkisi de bu olmuştur. Ama tarihin en eski zamanlarından beri biliyoruz ki bir miktar yıkım olmazsa daha iyisi kurulamaz !